2-44-İsrâf nedir Tütün isrâf mıdır Fâiz harâmdır


44 — İSRÂF, FÂİZ, TÜTÜN İÇMEK

İslâm dîninde harâm olan, günâh olan isrâfın ne demek olduğunu ve çeşidleri­ni, imâm-ı Birgivînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” arabî (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbından terceme ediyorum:

Tesavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demek­dir. Kötü huyları araşdırdım. Altmış olduğunu anladım. Altmış çeşid kötü huydan yirmiyedincisi, isrâf ve tebzîrdir. Tebzîr, tohumu tarlaya saçıp dağıtmak demekdir. Malı boş yere dağıtmağa da denilmekdedir.

Malı, islâmiyyetin ve mürüvvetin uygun görmediği yerlere dağıtmağa (İsrâf) ve­yâ (Tebzîr) denir. (Mürüvvet), fâideli olmak, iyilik yapmak arzûsudur. (Fütüvvet), dahâ husûsî ma’nâya gelir ki, kötülük yapmamak, iyilik yapmak ve herkesin uta­nacak şeylerini örtmek ve kötülükleri afv etmekdir. İslâmiyyete uymıyan isrâf, ha­râmdır. Mürüvvete uymıyan isrâf, tenzîhen [hafîf, az] mekrûhdur.

İsrâfı beş bahs içinde anlatacağız:

BİRİNCİ BAHS — İsrâfın kötülüğü ve zararları: İsrâfın harâm olduğu muhak­kakdır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur. Dînimizin, hasîsliği, cimriliği, isrâf­dan dahâ çok kötülemesi, isrâfın cimrilik kadar kötü olmadığını göstermez. Ha­sîsliğin dahâ çok kötülenmesi, insanların çoğu yaratılışdan, mal birikdirmeği sev­diği içindir. Bunun gibi, âlimlerimiz, idrârın şerâbdan dahâ pis ve dahâ çok harâm olduğunu söyledikleri hâlde, dînimiz bevli, şerâb kadar kötülememiş, şerâb içen­lere, had denilen seksen sopa vurulması emr edildiği hâlde, bevl için, had emr edil­memişdir. Çünki, insanlar şerâb içmeğe düşkün oluyor. İdrâr içmek ise, kimsenin hâtırına gelmiyor. İsrâfın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın, (İsrâf etme­yiniz! Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez) meâlindeki kelâmı yetişir. İsrâ sûresin­deki âyet-i kerîmede de meâlen, (Tebzîr etme! Tebzîr edenler, şeytânların kardeş­leridir) buyuruyor. Şeytânın kardeşi de, şeytân olur. Şeytân isminden dahâ kötü bir ism yokdur. İsrâfı, bundan dahâ çok kötüleyen birşey düşünülemez. Allahü te­âlâ, mallarını isrâf edenlere birşey vermeyiniz diye emr ederken, bunları en kötü bir ism ile adlandırıyor. Nisâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen, (Mallarınızı se­fîhlere, alçaklara vermeyiniz!) buyuruyor. Kur’ân-ı kerîmde Fir’avnı kötülerken, (O, isrâf edenlerden idi) buyuruyor. Lût aleyhisselâmın kavmini de, (Belki siz, is­râf eden kavmsiniz!) diye kötülüyor.

Doğru oldukları herkesce bilinen iki temel hadîs kitâbında, [(Buhârî) ve (Müs­lim)de] Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Malı boş yere saçmayı­nız!) buyuruyor. İmâm-ı Tirmizînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Ebî Berzeden “radıyallahü anh” getirerek yazdığı hadîs-i şerîfde, Peygamberimiz “sallallahü aley­hi ve sellem” buyurdu ki, (Kıyâmet günü herkes, dört süâle cevâb vermedikce he­sâbdan kurtulamıyacakdır: Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etdi. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harc etdi. Cismini, bedenini nerede yordu, hır­paladı?).

İsrâfın kötülüğünü gösteren delîllerden biri de, fâizin harâm olmasıdır. Fâiz alıp vermek, büyük günâhdır. Buna da sebeb, insanların malını alış veriş yaparken zi­yân olmakdan korumakdır. Fâizin dîn-i islâmdaki kötü derecesini göstermek için, Hamza efendinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” türkçe, (Bey’ ve şirâ) risâlesinin şerhinden, aşağıya birkaç misâl yazmak fâideli görüldü:

(On şey, son nefesde îmânsız gitmeğe sebeb olur:

1- Allahü teâlânın emrlerini ve yasaklarını öğrenmemek,

2- Îmânını, Ehl-i sünnet i’tikâdına göre düzeltmemek,

3- Dünyâ malına, rütbesine, şöhretine düşkün olmak,

4- İnsanlara, hayvanlara, ken­dine zulm, eziyyet etmek,

5- Allahü teâlâya ve iyilik gelmesine sebeb olanlara şükr etmemek,

6- Îmânsız olmakdan korkmamak,

7- Beş vakt nemâzı vaktinde kılma­mak,

8- Fâiz alıp vermek,

9- Dînine bağlı olan müslimânları aşağı görmek. Bun­lara gerici gibi şeyler söylemek,

10- Fuhş sözleri, yazıları ve resmleri söylemek, yaz­mak ve yapmak.)

Allahü teâlâ fâizi harâm etdi. Kur’ân-ı kerîmin birçok yerinde, fâiz alanları ve verenleri şiddetle korkutdu. Bekara sûresi, ikiyüzyetmişbeşinci âyetinde meâlen, (Fâiz yiyenler, kıyâmet günü mezârlarından, sar’a hastası gibi perişân kalkacak­lardır) buyuruldu. Bundan sonraki âyet-i kerîmede meâlen, (Allahü teâlâ, fâiz alan ve verenlerin mallarının hepsini yok eder. İzini, eserini de bırakmaz. Zekât veren­lerin malını elbette artdırır) buyurdu. Fârisî (Riyâd-un-nâsıhîn) kitâbında fâizin kırk nev’i ve zararları yazılıdır. Fâiz hakkında fazla bilgi almak için, üçüncü kısm, ondokuzuncu maddeyi okuyunuz.

İsrâfın zararları: İsrâf edenlerin şeytâna, Fir’avna ve Lût aleyhisselâmın kötü kavmine benzetilmesi ve Allahü teâlânın bunları sevmemesi ve bunlara sefîh de­mesi ve âhıretde azâb çekmeleri, dünyâda aşağı, muhtâc duruma düşmeleri ve piş­mân olmalarıdır.

İKİNCİ BAHS — İsrâfın kötü olmasının birinci sebebi, malın kıymetli olması­dır. Mal, Allahü teâlânın verdiği bir ni’metdir. Âhıreti kazanmak, mal ile olur. Dün­yâ ve âhıret, mal ile intizâm bulur, râhat olur. Hac, cihâd sevâbı mal ile kazanılır. Bedenin sıhhat, kuvvet bulması, mal ile olur. Başkasına muhtâc olmakdan insanı koruyan maldır. Sadaka vermek, akrabâyı dolaşmak, fakîrlerin imdâdına yetişmek mal ile olur. Mescidler, mektebler, hastahâneler, yollar, çeşmeler, köprüler yapa­rak, asker yetişdirerek insanlara hizmet de mal ile olur. Dînimiz, (İnsanların en iyi­si, onlara fâidesi çok olanıdır) buyuruyor. İnsanlara yardım etmek için çalışıp para kazanmak, nâfile ibâdet etmekden dahâ çok sevâbdır. Cennetin yüksek de­recelerine mal ile kavuşulur. İmâm-ı Tirmizînin, Ebû Kebşe-i Ensârîden “radıyal­lahü teâlâ anh” alarak bildirdiği bir hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlâ, bir kuluna mal ve ilm verir. Bu kul da harâmlardan kaçınır. Akrabâsını sevindirir. Malından, hakkı olanları bilip verir ise, Cennetin yüksek derecesine gider) buyuruldu. (Bu­hârî) ve (Müslim) kitâbları, Abdüllah ibni Mes’ûdün “radıyallahü anh” haber verdiği şu hadîs-i şerîfi yazmakdadır: (İki şeyden birine kavuşan insana gıbta et­mek, buna imrenmek yerinde olur. Allahü teâlâ bir kimseye islâm ilmlerini ihsân eder. Bu da, her hareketini, bilgisine uygun yapar. İkincisi, Allahü teâlâ, birine çok mal verir. Bu kimse de malını, Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği yerlere harc eder). Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Amr ibni Âs “radıyalla­hü anh” için, (İyi kimseye malın iyisi, ne güzel yakışır) buyurdu. Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” için de, (Yâ Rabbî! Buna çok mal ve çok çocuk ver ve bunlar­la kendisini bereketlendir!) diye düâ buyurdu. Kâ’b “radıyallahü anh” malının hep­sini sadaka vereceği zemân, (Malının bir kısmını kendine bıraksan, dahâ iyi olur) buyurdu. Bunların hepsi hadîs kitâblarında yazılıdır. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîm­de, mala (Hayrlı şey) ismini vermekdedir ve Habîbine “sallallahü aleyhi ve sellem”, verdiği ni’metleri hâtırlatırken: (Sen malsız idin, sana, kimseye muhtâc olmıyacak kadar, mal verdim) buyurmakdadır.

Mezheb sâhibi müctehidlerden, büyük âlim Süfyân-ı Sevrî buyuruyor ki, (Bu ze­mânda mal, insanın silâhıdır). [Ya’nî, insan cânını, sıhhatini, dînini ve şerefini mal ile korur.] Medîne-i münevverenin yedi büyük âliminden biri olan Sa’îd bin Mü­seyyib buyuruyor ki, (Borclarını ödemek için ve ırzını, nâmûsunu korumak için ve ölünce, geride kalanlara mîrâs bırakmak için mal kazanmayan kimse, hayrsızdır). [Ya’nî kendine ve cem’ıyyete zararlıdır.] Büyük âlim ibni Cevzî “rahimehullah” bu­yurdu ki, (İyi niyyet ile mal kazanmak, mal kazanmamakdan iyidir).

Malı ve dünyâlığı kötüliyen haberler de çokdur. Fekat, bu haberler, malı, dün­yâlığı değil, bunların zararlı kullanılmasını kötülemekdedir. Meselâ, insanın azma­sına, Allahü teâlâyı unutdurmasına, ibâdete mâni’ olmasına sebeb olan mal zarar­lıdır. Ölümü ve ölümden sonrasını unutduran mal da zararlıdır. Bu zararlar çok kim­selerde kendini göstermekdedir. Bu zararlardan kurtulan az olduğundan, malı kö­tüliyen haberler çok olmuşdur. Görülüyor ki, mal, birbirine zıd iki şeye sebebdir. Hayr ve şer. Hayra, iyiliğe sebeb olduğu için medh edilmekde olup, şerre, kötülü­ğe sebeb olduğu için de kötülenmişdir.

Malın büyük bir ni’met olduğu anlaşıldı. Malı isrâf, Allahü teâlânın ni’metini hakîr görmek, ni’mete kıymet vermemek, ni’meti elden kaçırmak, kısaca küf­rân-ı ni’met etmek, ya’nî şükr etmemek olur. Bu ise, ni’met verenin düşman mu’âmelesi yapmasına, azarlamasına ve azâb etmesine sebeb olacak büyük bir suç­dur. Ni’metin kıymeti bilinmeyince, hakkı gözetilmeyince elden gider. Şükr edi­lince ve hakkı gözetilince elde kalır ve artar. İbrâhîm sûresi, yedinci âyetinde meâlen, (Şükr ederseniz, verdiğim ni’metleri elbette artdırırım) buyuruyor.

ÜÇÜNCÜ BAHS — İsrâfın çeşidleri: İsrâf, malı helâk etmek, fâidesiz hâle ge­tirmek, dîne ve dünyânın mubâh olan işlerine fâideli olmıyacak şeklde sarf etmek­dir. Malı denize, kuyuya, ateşe ve elden çıkmasına sebeb olan yerlere atmak, onu helâk etmekdir. Kullanılmıyacak hâle sokmak, kırmak, kesmek, ağaçdan meyve­yi toplamayıp çürütmek, tarlayı hasâd etmeyip, ekinin helâk olması, hayvanları so­ğukdan, düşmandan korunacak yere koymamak ve soğukdan, sıcakdan ve açlık­dan ölmelerini önliyecek kadar yidirmemek ve örtmemek de, helâk etmekdir. Bun­ların isrâf olduğu meydândadır.

(Hadîka)da el âfetlerinde buyuruyor ki, (Başkasının malını helâk etmek, zulm olur. Ödemek lâzım olur. Kendi malını helâk etmek, isrâf olur. Günâh işlemek için ve günâh işlenilmesi için verilen mal ve paralar da isrâf olur).

Herkesce bilinmiyen, hâtırlatılması lâzım olan isrâflar da vardır. Meselâ, mey­ve ve ekin toplandıkdan sonra, bunları iyi saklamayıp kendiliklerinden bozulma­ları veyâ nem alarak, çürümeleri veyâ kurd, güve, fâre, karınca ve benzeri canlı­ların yimeleri hep isrâfdır. Ekmek, et, etsuyu, peynir gibi gıdâların ve hurma, karpuz, soğan gibi meyvelerin ve kuru incir, kuru üzüm, zerdâli gibi kuru meyve­lerin ve buğday, arpa, mercimek gibi hubûbâtın ve elbise, kumaş, kitâb gibi eşyâ­nın, böylece, isrâf edildikleri çok görülmekdedir.

Yemek artıklarını dökmek, çatalı, kaşığı, tabağı, tası ekmekle veyâ parmakla sıyırıp yimeden önce, kapları ve parmakları yıkamak ve silmek isrâfdır. Sofra be­zi ve masa üstüne düşen ekmek ve yemek kırıntılarını toplamayıp atmak da isrâf­dır. Bu kırıntıları toplayıp kedi, köpek, koyun, sığır, karınca, kuş, tavuk gibi hay­vanlara yidirmek isrâf olmaz. (Müslim) kitâbında, Câbir bin Abdüllah “radıyal­lahü anh” diyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Tabakları parmak­la, parmağı ağızla siliniz!) buyurdu. Bir kerre de, (Şeytân, her işinizde sizinle be­râber bulunur. Hattâ, yimekde bile. Birinizin lokması düşerse, onu alıp tozunu te­mizleyip yisin. O lokmayı şeytâna bırakmasın! Yemek sonunda parmağını yala­sın! Çünki, bereketin hangi lokmada olduğu bilinmez) buyurdu. Yine (Müs­lim)de, Enes bin Mâlik “radıyallahü anh” diyor ki, (Resûlullah “sallallahü aley­hi ve sellem”, yemek sonunda üç parmağını mubârek ağzı ile silerdi.) Parmağı ya­lamak ve düşen lokmayı alıp yimek, insanı isrâfdan kurtardığı gibi, kibr ve riyâ­yı giderir. Berekete kavuşdurur. Bilhâssa Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” efendisine uymak ve emrini yapmak şerefini kazandırır. Mevcûddan istifâdeye ve gelecek ni’metin artmasına sebeb olur. Fasülye, pirinç, nohud gibi şeyleri yıkar­ken dökmek ve dökülenleri toplamamak isrâfdır. Elbise, sarık, çorab, ayakkabı gibi giyim eşyâsını iyi kullanmayıp, çabuk eskitmek, onları yırtmak, yıkarken su­yu, sabunu çok harcamak, lâmbayı, mûmu [elektriği, hava gazını] boş yere yak­mak, hep isrâfdır.

Malı kıymetinden aşağı fiyâtla satarak veyâ kirâya vererek ve kıymetinden yukarı fiyâtla satın alarak veyâ kirâlıyarak aldanmak isrâf olur. Aldanarak alış ve­rişe zarûrî ihtiyâc olursa veyâ yardım, sadaka gibi niyyet ile böyle yaparsa isrâf ol­maz. Meyyitin kefenini mikdâr ve cins bakımından, ahkâm-ı islâmiyyede bildiri­lenden fazla yapmak isrâfdır. Abdestde ve guslde, suyu sünnet olandan fazla kul­lanmak isrâfdır. Ahmed ibni Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Abdüllah ibni Ömerden haber veriyor: Sa’d “radıyallahü anhüm” abdest alırken, Resûlullah “sal­lallahü aleyhi ve sellem” gördü. (Yâ Sa’d! Suyu niçin isrâf ediyorsun?) buyurdu. Abdest alırken de isrâf olur mu dedikde, (Büyük nehrde de olsa, abdestde fazla su kullanmak isrâf olur) buyurdu.

Doydukdan sonra fazla yimek de isrâfdır. Yalnız, müsâfir utanmasın diye, ta’âm sâhibinin fazla yimesi ve orucu râhat tutmak için sahûrda fazla yimek isrâf değildir.

Acıkmadan önce, günde ikinci def’a yimek, isrâfdır. Ahmed Ebû Bekr-i Bey­hekî “rahmetullahi aleyh” kitâbında, Âişe “radıyallahü anhâ” buyuruyor ki, gün­de ikinci def’a yemek yiyordum. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” görün­ce, (Yâ Âişe! Yalnız mi’deni doyurmak, sana her işden dahâ tatlı mı geliyor? Günde iki kerre yimek de isrâfdandır. Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez!) buyur­du.

Hâdimî merhûm “rahmetullahi teâlâ aleyh”, burayı şöyle açıklıyor: (Resûlul­lah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Âişenin “radıyallahü anhâ” ikinci yemeği, acık­madan yidiğini anlayarak böyle buyurmuşdu. Yoksa, keffâretler için, günde iki ker­re yidirmek lâzım olduğu meydândadır).

Her istediğini yimek de isrâfdır. İbni Mâce ve imâm-ı Beyhekî ve Abdüllah ib­ni Ebiddünyâ “rahimehümullah” kitâblarında, Enes bin Mâlikden “radıyallahü anh” haber veriyorlar ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Her istediği­ni yimek isrâfdandır) buyurdu. Günde iki kerre yimek ve her istediğini yimek is­râf olması, doydukdan sonra veyâ hazm olmadan, acıkmadan tekrâr yimek isrâf olur demekdir. Çünki, gündüz ikinci olarak yimek, hele kısa günlerde ve çalışmı­yan kimseler için, çok kerre, tam acıkmadan yimek olur. Bir sofrada, her istediği­ni yimek de, doydukdan sonra yimek olur. Bildirilen iki hadîs-i şerîfde, isrâf oldu­ğunu açıkca anlatmadığından, isrâfa, harâma teşbîh buyurulması da mümkindir.

Sofrada yemek çeşidlerini lüzûm yok iken artdırmak isrâfdır. Fekat, bir yemek­den usanıp herbirinden biraz yiyerek ibâdet yapmak [meselâ oruc tutmak, halâl kazanmak için çalışmak veyâ müslimân kardeşlerine yardım etmek gibi ibâdetler] için kuvvetlenmek düşüncesi ile veyâ sofrada müsâfir bulundurmak niyyeti ile olur­sa, isrâf olmıyacağı, (Hulâsa) kitâbında ve başka kitâblarda yazılıdır. Kitâbların sö­zü, yemek çeşidleri, yalnız bu iki sebeble artdırılabilir demek değildir. Ziyân et­medikce ve başka bozuk niyyet ile olmadıkça, lezzet ve zevk için artdırmak da câ­iz olduğunu, A’râf sûresinin otuzbirinci âyeti ve Mâide sûresinin doksanıncı âye­ti göstermekdedir. [Bu âyet-i kerîmeler ve ma’nâları, ikinci kısm, kırkbirinci mad­dede yazılıdır.] Bu iki âyet-i kerîmeye dayanarak, âlimlerimiz, her çeşid meyve yi­yerek lezzet almağa câiz demişler ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” çe­şidli meyve yidiğini haber vermişlerdir. Abdüllah ibni Abbâs “radıyallahü anhü­mâ” için buyurulan, (İstediğini yi, istediğini giyin! İnsanı yanlış yola götüren, is­râf ve tekebbürdür) hadîs-i şerîfi, (Buhârî)de yazılıdır.

Ekmeğin pişkin yerini ve içini yiyip, kenâr ve kabuklarını atmak isrâfdır. Bıra­kılan kısmları başkası veyâ hayvan yirse, isrâf olmaz.

Sofraya lüzûmundan fazla ekmek koyup, sonra bunları, tekrâr yimek için kal­dırmamak isrâfdır. Ya’nî, yinmiyen ekmek parçalarını atmak ve riyâ, gösteriş, şöhret için fazla ekmek koymak isrâf olur.

Nefîs yemekleri yimek, kıymetli, yeni elbise giymek, yüksek, büyük binâlar yap­mak ve dînin sâhibinin harâm etmediği dahâ bu gibi şeyler, halâldan kazanıldı­ğı, kibr ve öğünmek için olmadığı zemân isrâf değildir. Lüzûmundan fazla olun­ca tenzîhen [hafîf] mekrûh olurlar. Âhıreti kazanmak istiyenlere, lâzım olan ile ka­nâ’at edip, fazlasını sadaka vermek yakışır.

DÖRDÜNCÜ BAHS — Sadaka vermekde de, isrâf vardır. İmâm-ı Mücâhid “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki, (Bir kimse, Allahü teâlânın emr etdiği yerlere dağ kadar altın harc etse, isrâf olmaz. Bir dirhem [yaklaşık beş gram] gü­müşü veyâ bir avuc buğdayı, harâm olan yere vermek isrâf olur). Hâtim-i Tâî, cö­merdliği ile meşhûrdur. Bi’setden önce ölmüşdür. Çok verdiği için, (Malı isrâf et­mekde hayr yokdur) dediklerinde, (Hayra verilen mal isrâf olmaz!) demişdir. Mücâhidin ve Hâtimin sözlerine bakarak, sadakada isrâf olmıyacağını sanan olmuş ise de, böyle zan etmek yanlışdır. Şimdi bunu açıklamağa çalışacağız:

Cenâb-ı Hak, Mü’minûn sûresinde, meâl-i şerîfi, (Verdiğimiz rızklardan, sada­ka verirler) olan âyet-i kerîme ile mü’minleri medh ediyor. Kâdî Beydâvî ve Ze­mahşerî ve Fahreddîn-i Râzî gibi büyük âlimlerin tefsîrlerinde ve dahâ birçok tef­sîrlerde diyor ki, âyet-i kerîmede, (rızklardan) kelimesi, (rızkların ba’zısını, bir kıs­mını) demek olup, (sadaka verirken, harâm olan isrâfdan sakının!) demekdir. Bütün âlimlere göre, buradaki sadaka, malı hayra, islâmiyyetin gösterdiği yola sarf etmekdir. En’âm sûresi, yüzkırkbirinci âyetinde meâlen, (Ekini hasâd etdiğiniz ze­mân, fakîrlerin haklarını verin ve isrâf etmeyin. Allahü teâlâ, isrâf edenleri elbet­te sevmez) buyuruldu. Bu da, (Sadaka verirken isrâf etmeyin) demekdir. Çünki, Sâbit bin Kays “radıyallahü anh” bir günde beşyüz ağacın hurmalarını toplayıp hep­sini sadaka vererek evi için hurma bırakmayınca, bu âyet-i kerîme inmişdi. Ya’nî, (Hepsini vermeyiniz!) buyuruldu. Abdürrezzak, Abdülmelik ibni Cüreycden ha­ber veriyor ki, Mu’âz bin Cebelin “radıyallahü anh” bir hurma ağacı vardı. Hur­malarını toplayıp hepsini sadaka verdi. Kendine birşey kalmadı. Hemen (Fekat, isrâf etmeyin) âyet-i kerîmesi geldi. İsrâ sûresi, yirmidokuzuncu âyetinde me­âlen, (Ey Habîbim! Malını, kendine kalmıyacak şeklde dağıtma!) buyuruldu. Câ­bir ve Abdüllah ibni Mes’ûd “radıyallahü anhümâ” buyuruyorlar ki, (Bir oğlan, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize gelip, ba’zı lüzûmlu şeyleri say­dı ve annem beni sana gönderip bunları istedi, dedi. Bugün bende bunların hiçbi­ri yok buyuruldukda, gömleğini bana ver dedi. Hemen, mubârek arkasından göm­leğini çıkarıp çocuğa verdi ve evinde gömleksiz kaldı. Bilâl-i Habeşî ezân okuyun­ca, cemâ’at her zemân olduğu gibi, Resûlullahı beklediler. Gelmeyince merâk et­diler. Birkaçı evine bakıp, gömleksiz olduğundan gelemediğini anladı. O zemân, bu âyet-i kerîme geldi). (Buhârî) ve (Müslim)de, Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Sadakanın hayrlısı, ihti­yâcı olmıyanın verdiğidir) buyurdu. İmâm-ı Begavî, Ebû Hüreyreden “radıyalla­hü anh” haber veriyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize bi­ri gelip, bir altınım var, ne yapayım dedi. (Bununla kendi ihtiyâclarını al) buyur­du. Bir altınım dahâ var dedi. (Onunla da çocuğuna lâzım olanları al) buyurdu. Bir dahâ var dedi. (Onu da, âilenin ihtiyâclarına sarf et) buyurdu. Bir altın dahâ var dedi. (Hizmetcinin ihtiyâclarına kullan) buyurdu. Bir dahâ var deyince, (Onu kullanacağın yeri sen dahâ iyi bilirsin) buyurdu. (Müslim)de, Câbir bin Abdüllah “radıyallahü anh” buyuruyor ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Para­nız ile, önce kendi ihtiyâclarınızı alın. Artarsa, çoluk çocuğunuzun ihtiyâclarına sarf edin. Bundan da artarsa, akrabânıza yardım edin!) buyurdu. (Buhârî)de, Resûlul­lah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Kendisi veyâ çoluk çocuğu muhtâc iken veyâ bor­cu var iken verilen sadaka kabûl olmaz. Borc ödemek, sadaka vermekden ve kö­le âzâd etmekden ve hediyye vermekden dahâ mühimdir. Başkasının malını, sada­ka vererek, zâyi’ olmasına sebeb olmayın!) buyurdu. Fıkh âlimi Ebülleys Semer­kandînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Tenbîhül-gâfilîn) kitâbında, İbrâhîm bin Edhem “rahimehullah” buyuruyor ki, (Borcu olan kimse, ödemedikce yağlı ve sir­keli ta’âm yimemelidir). İbni Hacer-i Askalânî buyuruyor ki, İbni Battâl “rahime­hüllah”, (Borcu olanların sadaka vermesi ve borcunu ödememesi câiz değildir. Bu­nu bütün âlimler sözbirliği ile bildirmekdedir) buyurdu. Taberânî ve birçok âlim­ler buyuruyor ki, (Âlimlerin çoğuna göre, bir kimsenin vücûdü sağlam olur, aklı başında olur, bir yere borcu olmaz ve evli olmayıp malsızlığa sabr edebilirse ve­yâ evli olup da, çoluk çocuğu da sabr ederlerse, bu kimsenin bütün malını sadaka vermesi câiz olur. Bu saydığımız şartlardan biri eksik olursa, sadaka vermesi mek­rûh olur. Ba’zı âlimler, sadakası kabûl olmaz buyurdu). Ömer “radıyallahü anh” da böyle buyurdu.

Bu haberlerden anlaşılıyor ki, sadaka vermekde de isrâf olur. Borcundan çok malı olmıyan veyâ çoluk çocuğu sıkıntıya sabr edemediği hâlde, bunların ihtiyâ­cını karşılıyacak maldan fazlası bulunmıyan veyâ sıkıntıya katlanamadığı hâlde, kendisi muhtâc olan kimsenin sadaka vermesi isrâf olur. Ödünc vermekde de böyle isrâf olur.

BEŞİNCİ BAHS — İsrâfın ilâcı üçdür:

1 — İlm ile ilâc, anlatdığımız zararlarını bilmek ve bunları düşünmekdir.

2 — İş ile, uğraşmakla ilâc, malı dağıtmamağa gayret etmek ve güvendiği bi­rine bu derdini anlatıp, malına ve harclarına dikkat etmesini, isrâfını görünce, ken­dine hâtırlatmasını, hattâ zorla önlemesini ricâ etmekdir.

3 — İsrâfın sebeblerini söküp atmak. İsrâfın sebebleri altıdır:

Birinci sebeb, sefâhetdir. Çok kimseyi isrâfa alışdıran budur. Sefâhet, kalb hastalıklarının otuzbirincisidir. Sefîhlik, aklın az ve hafîf olmasıdır. Buna sefâhet veyâ rekâket de denir. Aksine, tersine, rüşd denir ki, aklın kuvvetli, temâm olma­sıdır. Allahü teâlâ, (Mallarınızı sefîhlere vermeyiniz!) meâlindeki âyet-i kerîme­den sonra, (Onların hâlinde rüşd görürseniz, mallarını kendilerine teslîm edi­niz!) meâlinde emr buyuruyor. Çok kimse, yaratılışda sefîh olur. Bu kötü hâlleri, ba’zı sebeblerle, zemân zemân artar. Çalışmadan, alın teri dökmeden eline mal gi­rer, kötü arkadaşlar, bu mala konmak için, dağıtmasına, saklamanın, artdırmanın erkeklik, yiğitlik olmadığına kandırır. İsrâfa yol açarlar. Bunun içindir ki, kötü ar­kadaşlardan kaçmakla emr olunduk. Zengin çocuklarının çoğu, böyle isrâfa alış­makda ve sefîh olmakdadırlar. Sefâheti artdıran bir sebeb de, insanların çok hur­met, saygı göstermesi, yüz vermesi, medh eylemesidir. Âmirlerin, zenginlerin, mu’allimlerin çocukları bu yoldan sefâhete düşmekdedir.

İkinci sebeb, isrâfı veyâ çeşidlerinden birkaçını tanımamakdır. İsrâf olduğunu bilmez, hattâ cömerdlik sanır. Lüzûmsuz yere, yasak, zararlı yerlere verilen mal, cömerdlik sanılır.

Üçüncü sebeb, riyâ ve gösteriş yapmakdır.

Dördüncü sebeb, gevşeklik ve tenbellikdir.

Beşinci, hayâ, sıkılmakdır.

Altıncısı, dîni kayırmamak, islâmiyyeti gözetmemekdir.

Bu altı sebebin ilâclarını bildirelim:

Birincisi: Yaradılışda bulunan sefâhetin ilâcı güçdür. Bunun için, islâmiyyet, bun­lara mal vermeği yasak etmiş, hicr eylemiş, ya’nî mallarını kullanmalarına izn ver­memişdir. İsrâf eden sefîhi hicr lâzımdır. Hâlbuki, hicr insanlık hakkını almak, hay­van, hattâ cansız gibi yapmakdır. İlâc kabûl edebileni kötü arkadaşlardan ayırma­lı, akllı, tecribeli kimselerin yanında bulundurmalıdır. İsrâfın âfetlerini duyurma­lı, zor ile, hattâ azarlıyarak, cânını yakarak, mal dağıtmakdan vazgeçirmelidir.

İkincisi, cehlin ilâcını öğretmekdir.

Üçüncüsü: Riyâ, kalb hastalığının dokuzuncusu olup, uzun anlatmış idik. [(İs­lâm Ahlâkı) kitâbımızda uzun yazılıdır.]

Dördüncü ilâc, gevşeklik ve tenbellik için olup, kalb hastalıklarının otuzikinci­sidir. Bunun kötülüğünü anlamak için, Vennecmi sûresi, otuzdokuzuncu âyet-i ke­rîmesinin, (İnsan, ancak çalışdığının fâidesini görür) meâl-i şerîfi yetişir. Resûlul­lah “sallallahü aleyhi ve sellem” tenbellikden Allahü teâlâya sığınmış, (Yâ Rab­bî! Beni, keselden koru!) diye düâ etdiğini, Âişe “radıyallahü anhâ” ve Enes bin Mâlik, (Buhârî) ve (Müslim)de bildirmişlerdir. Tenbelliğin ilâcı, çalışkanlarla ko­nuşmak, tenbel, uyuşuk kimselerden kaçınmak, Allahü teâlâdan hayâ etmek lâ­zım geldiğini ve azâbının şiddetli olduğunu düşünmekdir. Dînini iyi bilen ve her hareketi, bilgisine uygun olan sâlih kimselerle görüşmeli, günâh işliyen, Allahü te­âlânın emr ve yasaklarına uymayıp, yalnız söz ile müslimânları okşayan, avutan ya­lancılardan, Ehl-i sünnet kitâblarındaki bilgileri öğrenmemiş câhillerden uzak olmalıdır.

İsrâf çok kötü bir huydur. Çirkinliği meydândadır. Kalbi, durmayıp karartan, ke­miren, tehlükeli bir hastalıkdır. Tedâvîsi de pek güçdür. Bu sıfat kalbi kaplamadan önce, giderilmesi için ve bu felâketden kurtulmak için bütün ilâclarına baş vurup uğraşmalıdır. Kurtarması için, Cenâb-ı Hakka yalvarmalı, düâ etmelidir. Allahü teâlâ, çalışana, her güçlüğü kolaylaşdırır. O, sığınılacak, güvenilecek, biricik yar­dımcı ve kurtarıcıdır. İmâm-ı Birgivînin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Tarîkat-i Muhammediyye) kitâbındaki isrâf bahsi burada temâm oldu.

Süâl: Tütün içmek isrâf mıdır?

Cevâb: İsrâf, ister kendi için, ister başkası için olsun, malı harâm olan yere ver­mekdir. Azı da, çoğu da isrâf olur. Büyük günâh olur. İçki için, kumâr için, oyun için vermek böyledir. Sigara harâm olsaydı, buna az veyâ çok verilen para isrâf olur­du. Sigarayı az içmek harâm değildir, mubâhdır. Parayı, malı, halâl, mubâh olan yerlere vermek, iki dürlü olur:

Birincisi: Kendi bedeni için, yimekde, içmekde, giyinmekde, ev kurmakda, ta­bî’atinin çekdiği şeye, ihtiyâcından fazla harc etmek, isrâf olur. Meselâ bir şeyi yi­mek, içmek isteyince, doydukdan sonra, fazlası isrâf olur. Bunun küçük günâh ol­duğu, (Redd-ül-muhtâr)da, nemâzın vâcibleri başında bildirilmekdedir.

İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî “rahmetullahi aleyh”, üçüncü cild, elliikinci mektûbu, kitâbımızın üçüncü kısmının otuzsekizinci maddesinde yazılı­dır. Bu mektûbda buyuruyor ki, (İnsan ve hayvanların bedeni dört şeyden yapıl­mışdır [toprak maddeleri, su, hava ve nâr, ya’nî harâret]. Birbirine benzemiyen, hat­tâ birbirinin aksi olan bu dört şeyin ihtiyâcları ve îcâbları vardır. Bedendeki harâ­retden [ısıdan] dolayı [ısı kudret kaynağı olduğu için], insan ve hayvanlar, kendi­ni beğenmekde, üstün görmekdedir. Şehvet ve gadab kuvvetleri ve başka kötülük­ler, bu dört şeyden ileri gelmekdedir).

İşte bu ihtiyâc ve îcâblar, hayvanların ve insan tabî’atinin çekdiği, istediği şey­ler olup, sevk-ı tabî’î, [iç güdü] denilmekdedir. Aklı olan kimse, bu sevk-ı ta­bî’îleri islâmiyyetin emr etdiği, izn verdiği gibi kullanır ve günâh olmaz. Aklı din­lemiyenler ise, nefse uyarak, mubâhlardan dışarı taşar. Günâha girer. Çünki nefs, sevk-ı tabî’îleri, mubâhların dışına çıkarmağa zorlıyan, mubâhlardan başka şeyler de istiyen bir kuvvetdir. İnsanların duygu organları ve hareket sinirleri, kalb ismin­deki bir kuvvetin emrindedir. Bedenin dört yapı maddesi ile nefs ve kalb kuvvet­lerini bir arada tutan, çalışdıran kuvvet de, rûhdur. Kâfirlerin ve günâh işliyen mü’minlerin nefsleri azmış, kalbi ve rûhu kaplamışdır. Bu üç kuvvet birleşmiş gi­bi olup nefsin istediğini yapmakdadırlar. İslâmiyyete uyunca, bu üç kuvvet birbi­rinden ayrılıp, kalb ve rûh kuvvetlenir ve nefs za’îfliyerek, kalb ve rûh, nefsin bas­kısından, kumandasından kurtulur ve temizlenmeğe başlar. Her ikisi de, işlerini Al­lahü teâlânın rızâsı için, iyilik için yapar.

Hayvanlarda, kalb, rûh ve nefs olmadığından, sevk-ı tabî’î ile hareket ederler. Meselâ acıkınca, doyuncaya kadar, bulduklarını yirler. İnsanlar ise, kalb ile hare­ket eder. Kalb, nefse uyarsa, bulduğu ile doymaz. Harâm olan şeyleri arar. Doy­dukdan sonra da yir. Meselâ, sıcakda, insanın tabî’ati, serin bir şey isteyince, kalb akla uyarsa, islâmiyyetin izn verdiği su, şerbet, limonata, gazoz ve dahâ birçok içe­cekleri ve lüzûmu kadar alır. Aklı dinlemeyip, nefse uyarsa, mubâhları ihtiyâc olan mikdârdan fazla ister ve nefsin istediği harâm içkilere de sapar. Nitekim, üçüncü cild, yirmiyedinci mektûbda buyuruyor ki, (İnsanın ba’zı arzûları, tabî’atinden ile­ri gelmekdedir. Beden sağ kaldıkca, hiç kimse bu isteklerden kurtulamaz. Mese­lâ, harâret artınca, insanın tabî’ati serin birşey içmek ister. Soğukda, sıcak birşey ister. Böyle istekleri yapmak günâh değildir ve nefse uymak değildir. Çünki, tabî’ati­mizin zarûrî istekleri mubâhdır. [Bunlara (ihtiyâc maddeleri) denir. İhtiyâc mad­delerini lâzım olduğu kadar kullanmak sünnetdir. Çünki, bu tabî’î istekler] nefs-i emmârenin arzûlarının dışındadır. Nefs, mubâhların lüzûmundan fazlasını ve şüb­helileri ve harâmları ister. Mubâhların zarûrî mikdârı ile doymaz). Üçüncü cild, sek­senaltıncı mektûbda buyuruyor ki, (Riyâzet çekmek, mubâhları da azaltıp, zarû­ret mikdârı kullanmak demekdir).

Görülüyor ki, malı, ihtiyâc olan mubâhlara harc etmek isrâf değildir. Günâh ol­maz. Sigaraya alışmış kimsenin tabî’ati, ekmek ister gibi, tütünü istiyor. Böyle kim­senin, ihtiyâcı kadar kullanması isrâf olmaz. Fakîr bir kimsenin, çoluk çocuğuna ekmek parası bulması lâzım olduğu gibi, kendi tütün ihtiyâcını da karşılaması lâ­zım olur. Sigaraya alışmış bir kimsenin, (Çoluk çocuğunun nafakasını kesip de ken­dine sigara alması isrâf olmaz mı?) demek, (Kendine, doyuncıya kadar yimek için ekmek alması isrâf olmaz mı?) demeğe benzer. Hattâ böyle, fakîr birinin, su yerine, gazoz, limonata içmesi isrâf olup, tütün alması isrâf olmaz.

Şunu da bildirelim ki, çoluk çocuğunun nafakasını karşılayacak kadar mal ka­zanmak için çalışmak farzdır. İhtiyâclarını karşılamak için, fazla çalışmak sünnet­dir. Bunlar, ikinci kısm, 38. ci maddede bildirilmişdir. Çalışan kimse, nafakadan ke­secek kadar fakîr olmaz. Nafakadan kesecek kadar fakîr kimse, tütün içdiği için değil, çalışmayıp, bu derece fakîr kaldığı için günâha girer.

Sigaraya alışmamış fakîr kimsenin, tabî’ati çekmediği zemân, nafakadan kesip sigara alması, su yerine gazoz içmesi gibi, doğru olmaz. Fekat, bu derece fakîrlik, tenbellikden ileri gelir. Çalışmayıp fakîr düşerek, kendini ve çoluk çocuğunu zarûrî lâzım olanlardan, nafakadan mahrûm bırakmak harâmdır. İhtiyâc olanlar­dan mahrûm bırakmak mekrûh olur.

İkincisi: Malı kendi bedeni için kullanmadığı zemân, hakkı, ya’nî lüzûmu olma­yan yere, az da sarf etmek isrâf olur. Meselâ, malı ateşde yakmak, denize atmak böyledir. Lüzûmu olan yere, lüzûmundan fazla vermek de isrâf olur. [Meselâ, ço­luk çocuğuna ihtiyâclarından fazla şeyler vermek isrâf olur. İhtiyâc, islâmiyyetin gösterdiği mikdârlar ile ve memleketin âdetine göre belli olur.] Görülüyor ki, ma­lı sarf edecek yerleri ve kendi malındaki başkalarının hakkını öğrenmek lâzımdır.

İnsanın, kendi malında bulunan, başkasının hakkını ödemesi, isrâf değildir. Bu hakları hemen vermek lâzımdır. Bu hakların en mühimmi, zekâtdır. 

Erenlerin sohbeti, ele giresi değil.
Sohbete kavuşanlar, mahrûm kalası değil.
 
Gezmek gerek her yeri, bulmak için, bir eri,
sarraf tanır cevheri, magbûn bilesi değil.
 
Akar suyun başına, kapalı desti konsa,
kırk yıl, orda dursa da, âbı alası değil.
 
Sohbet, kalbi eder pâk, ona imrenir eflâk,
âdemi, ârif eden, tâcu hırkası değil.
 
Önce îmân etmeli, harâmdan, el çekmeli,
rûh gıdâsın bilmeli: Bâdem helvası değil!

Tam İlmihal