Sualler

Engelliye acımak

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:54

Sual: (Engelliye acımayın, sevgi gösterin) veya (Acırsan acınacak hale düşersin) deniyor. Bu yanlış değil mi?
CEVAP
Acımayı, böyle öcü gibi göstermek kadar büyük yanlış olmaz. Acımak, merhamet etmek şefkat göstermek demektir. Allahü teâlânın esma-i hüsnasındaki Rahman, Rahim, Rauf gibi isimlerinin anlamı, merhamet eden, acıyan, şefkat gösteren demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah çok acıyıcı, çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70]

Erham-ür-rahimin, demek de, merhametlilerin en merhametlisi, acıyanların en çok acıyanı demektir.

Allahü teâlâ Eshab-ı kiramı, (Birbirine acır) diye övüyor. (Feth 29)

Acımanın zıttı acımazsızlık, gaddarlık, zulüm, merhametsiz ve katı kalbli olmak demektir. Sanki acımayın demek, zulmedin demek gibi bir şey oluyor. Acımayın, vurun der gibi.

Acımak imanın şartıdır. Peygamber efendimizin acıması çoktu. Tasavvuf, herkese acımak demektir. Acıyan kimse, başkalarına dert, felaket gelmesinden üzülür, herkesin sıkıntıdan kurtulmasına çalışır. Kâfir mümin herkese, hatta bütün hayvanlara merhamet etmek gerekir. Peygamber efendimiz, (Merhametli olmayanın, acımayanın imanı olmaz) buyurunca, Eshab-ı kiram, (Ya Resulallah, hepimiz merhametliyiz) dediklerinde, (Bir arkadaşa merhamet kâfi değildir. Bütün mahlûkata merhametli olmak gerekir) buyurdu. (Taberani)

Peygamber efendimiz, acıyarak, bir a’mayı [görme engelliyi] kırk adım götürenin Cenneti hak edeceğini bildirmiştir. (Beyheki)

Diğer hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allah’a yemin ederim ki, birbirinize acımadıkça Cennete giremezsiniz.) [Hâkim]

(Ancak merhametli olan, acıyan Cennete girer.) [Beyheki]

(Zelil ve yoksullara acıyana müjdeler olsun!) [Buhari]

(Allahü teâlânın mümine olan merhameti, acıması bir annenin çocuğuna olan merhametinden daha üstündür.) [Buhari]

(Sakatlara, hastalara, yaşlılara ve küçüklere acıyın.) [Şir’a]

(Yerdekilere acırsanız, göktekiler [melekler] de size acır.) [Tirmizi]

(Yerdekilere acımayana, göktekiler acımaz.) [Taberani]

(Acımayana acınmaz.) [Müslim]

(Büyüğünü saymayan, küçüğüne acımayan bizden değildir.) [Tirmizi]

(Allahü teâlâ, insanlara acımayana, acımaz.) [Taberani]

(Ana babanın yüzüne acıyarak bakana, hac ve umre sevabı verilir.) [İ. Rafii]

(Müminler acımada bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri rahatsız olunca, bütün vücut, rahatsız olduğu gibi, Müslümanlar da birbirine acımalıdır!) [Buhari]

(Yoksullara, çaresizlere, güçsüzlere acıyana müjdeler olsun!) [Buhari]

(Ya Rabbi, bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizi]

(Şaki olan acımasız olur.) [Tirmizi] (Şaki, bahtsız, Cehennemlik demektir.)

Peygamber efendimiz, Cehennemi haram kılan amellerden birinin zayıflara, güçsüzlere, sakatlara acımak olduğunu bildirmiştir. (Deylemi)

Hayvanlara da acınmasını bildiren Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Bir kadın, bir kediyi hapsedip, yiyecek içecek vermedi. Serbest bırakmadığı için de, hayvan kendisi bir şeyler bulup yiyemedi. Kedi öldü, kadın da acımasızlığı yüzünden Cehenneme müstahak oldu.) [Buhari]

(Susuz bir mümin, kuyuya inip su içti. Bir köpek de kuyunun ağzında susuzluktan bitkin vaziyette bekliyordu. O kimse, bu hayvana acıyıp, ayakkabısıyla köpeğe su verdi. Bu acımasından dolayı Allahü teâlâ razı oldu. O kimseyi Cennete koydu.) [Müslim]

Dinimizin bu emirlerini rağmen, (Engelliye acıma) demek, ne kadar vicdansız, acımasız bir söz olur.

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

İyiliği başa kakmak

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:53

Sual: İyilik yapmak ve yapılan iyiliği hatırlatmak günah olur mu?
CEVAP
İyilik yapmak değil, hatırlatmak maskesi altında yapılan iyiliği başa kakmak günahtır. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Allahü teâlâ şu üç kişinin yüzüne bakmaz, onlar için acıklı bir azap vardır:
1- Eteklerini yerde sürüyerek yürüyen kibirli kimse,
2- Verdiği bir şeyi başa kakan kimse,
3- Yalan yere yeminle malını satan kimse.)
[Müslim, Nesai]

(Allahü teâlâ, kıyamette, şu dört kişiye, rahmetle nazar etmez:
1- Ana babasına âsi olan,
2- Ettiği iyiliği başa kakan,
3- Devamlı içki içen,
4- Kaderi inkâr eden.)
[İ. Adiy]

(Allahü teâlâ şu üç kimseye buğzeder:
1- Başa kakana,
2- Kibirlenene,
3- Çok yemin eden esnafa
.) [Hâkim]

(Hilekâr, cimri ve yaptığı iyilikleri başa kakan kimse cennete giremez.) [Tirmizi]

(Cennetin kokusu beş yüz yıllık yerden duyulur. Yaptığını başa kakan, anaya-babaya asi olan ve içkiye devam eden cennetin kokusunu duyamaz.) [Taberani]

(Allahü teâlânın verdiği malı, gizli ve aşikâre Hak yoluna harcayan ve yaptığı iyilikleri başa kakmayan, müminlerin en kıymetlisi olur.) [İ. Ahlakı]

İki âyet-i kerime meali de şöyledir:
(Yaptığın iyiliği çok görerek, başa kakma!) [Müddessir 6] (Medarik tefsiri)

(Mallarını Allah yolunda harcayıp, daha sonra verdiklerini başa kakmayanların, kalb kırmayanların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için hiçbir korku ve üzüntü yoktur.) [Bekara 262]

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

İyiliğine şahitlik etmek

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:52
Sual: Kırk Müslüman, kötü bir kimse için, iyi diye şahitlik yapsa, Allah’ın, o kötü kimseyi affettiği doğru mudur? Bir de, iyiler arasında bulunan kötüyü de affeder mi?
CEVAP
Evet. O mümin, kötü olsa da, şahitler bu iyidir derse, Allahü teâlâ onları mahcup etmez, onun kötü işlerini bildiği halde, sırf Müslümanların iyi demesinden dolayı affeder. O halde, iyi arkadaşlarımızı çoğaltalım ve iyilerle beraber olmaya çalışalım! Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

(Bir Müslüman’ın iyiliğine dört Müslüman şahitlik ederse, Allahü teâlâ onu Cennete koyar.)
[Buhari]

(Bir Müslüman’ın iyi olduğuna dört komşusu şahitlik ederse, Allahü teâlâ, “Ben sizin şahitliğinizi kabul ettim. Onun bilmediğiniz [kötü] şeylerini de affettim” buyurur.) [Ebu Ya’la]

(Bir müminin cenazesinde, kırk Müslüman bulunursa, Allahü teâlâ o kırk kişiyi bu Müslümana şefaatçi kılar.) [Müslim]

(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]

İmam-ı Şafii hazretleri de, “Kırk Müslüman’ın içinde bir tane evliya bulunur. Evliyanın duası makbuldür” buyuruyor. Kötü bir kimse, iyi kimseler arasında bulunursa, iyilerin hürmetine o da kurtulur.

Muhammed Masum hazretleri de buyuruyor ki:
Allahü teâlânın sevgili kullarını tanıyıp, sevenler, her ne kadar pervasız ve gerekli edeblerden uzak olsalar da, azizdirler. (1/88)

Casusluk niyetiyle, iyilerin arasına giren birçok ajanın hidayete kavuştuğu, çok işitilmiştir. Allahü teâlâ bir topluluğu affedince, içlerinden kötülerini ayırmaz, hepsini affeder. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Allahü teâlâ, bir topluluğa rahmet edince, onlardan kötü birini affetmemekten hayâ eder.) [Ebu-ş-şeyh]

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Akrabayı ziyaret

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:51

Sual: Akrabayı ziyarete gitmemek, günah mıdır?
CEVAP
Yakınlarından münasebeti kesmek büyük günahtır. Erkek ve kadın zi rahm-i mahrem akrabayı ziyaret etmek vaciptir. Amca kızı gibi mahrem olmayan akrabayı ziyaret vacip değildir. (Berika)

[Zi rahm-i mahrem demek, erkek için anne, bacı, hala, teyze gibi, kadın için, baba, kardeş amca, dayı gibi evlenmesi haram olanlar demektir.]

Evlenilmesi haram olan salih akrabayı ziyaret vacip; terki büyük günahtır. Hiç değilse, selamla, mektupla gönüllerini alarak bu günahtan kurtulmalıdır. Mektupla, sözle veya para ile yardımın zamanı, miktarı yoktur. Lüzum ve imkana göre yapılır. (Hadika)

Sıla-i rahm, akrabayı ziyaret etmek demektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah’a ve Kıyamet gününe inanan sıla-i rahm etsin!) [Buhari]

(Sıla-i rahmi kesen, Cennete girmez.) [Buhari]

(Allahü teâlâ buyuruyor ki, “Ben Rahmanım, rahmi yarattım, ona kendi ismimden isim verdim. Akrabasını gözeteni gözetirim. İlgisini kesenle de ilgiyi keserim.”)
[Buhari]

(En üstün amel, senden uzaklaşmış olan akrabana sıla-i rahmde bulunmak, sana vermeyene vermek, sana zulmedeni affetmektir.)
[Hakim]

(İçinde sıla-i rahmi kesen kimse bulunan bir topluma rahmet melekleri gelmez.)
[Taberani]

(Allah’tan en çok korkan kimse mahremlerini en çok görüp gözeten ve en çok emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunandır.)
[Taberani]

(Mükafatı en tez verilen iyilik, sıla-i rahmdir. Bir ev halkı, kötü olsa bile, sıla-i rahm sayesinde malı çoğalır, nüfusu da artar.)
[Beyheki]

Herkese iyilik etmek, ödünç veya sadaka vermek çok sevaptır. Akrabaya yapılan iyilik daha sevaptır. Bir kadın, bir yakını için (İnfakta bulunsam, sadaka yerine geçer mi?) diye sual ettirdiğinde Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(İki sevap olur. Biri sadaka, diğeri de sıla-i rahm sevabı.) [Buhari]

Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Senden yüz çeviren akrabana verdiğin sadaka daha faziletlidir.) [Taberani]

(Yakın akraba veya komşuya verilen sadakanın sevabı 2 misli fazladır.)
[Taberani]

(Paranızı önce kendi ihtiyaçlarınıza, artarsa çoluk çocuğunuzun ihtiyaçlarına sarfedin! Bundan da artarsa akrabalarınıza yardım edin!)
[Müslim]

(Amcasının oğlu yardım istediği halde, gücü yettiği halde vermeyen kimse, Kıyamette Allahü teâlânın fazlından mahrum kalır.)
[Taberani]

Akrabayı ziyaret etmeden onlara çeşitli yardım yapmak, gönüllerini almak, sıla-i rahm yerine geçer. Çünkü sıla-i rahm, yalnız akrabayı ziyaret değildir. Her ne şekilde olursa olsun onları memnun etmektir. (Hadika)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Sıla-i rahm demek, ahbap ve akrabasından gördüğü iyiliğe karşı ona iyilik etmek değil, kendisinden kesilen akrabasını arayıp ziyaret ve iyilik etmektir.) [Tirmizi]

Dine uymayan akraba
Sual:
Yakın akrabalarım, hatta kardeşlerim ve anam babam, benim namaz kılmama ve tesettüre riayet etmemle alay ediyorlar. Dinimizin emirlerini gericilik olarak görüyorlar. Bunları ziyarete gitmem şart mıdır?
CEVAP
Müslümanlıkla bağlarını kopardıkları için, ziyaretlerine gidilmez, akrabalık hakkı diye mesul olunmaz. Tam İlmihalde diyor ki:

İslamiyet’e uymaya gericilik diyen, ibadet yapmayı ve haramlardan sakınmayı beğenmeyen ana babanın evine gidilmez. Böyle olan akrabanın evine de gitmek caiz değildir.

Sual:
Bir kısım akrabalar din iman tanımıyor. Ne yapmalıyız?
CEVAP
Kâfir akraba ile de iyi geçinmek gerekir. Mümkün olduğu kadar onlardan uzak durmaya çalışmalı.

Hanımı akrabalarıyla görüştürmek
Sual:
Erkek, hanımının, akrabalarıyla görüşmesine mani olabilir mi?
CEVAP
Erkek isterse, hanımının ana, baba ve kardeşlerini bile eve sokmayabilir; fakat görmelerine ve onlarla konuşmasına mani olamaz. Bunlardan salih olanlarının, haftada bir kere, gelip oturmalarına mani olmaması iyi olur. Bunların kalblerini kazanmaya, hayırlı dualarını almaya çalışmalıdır. Kendisinin ve hanımının akrabasından fasık olanlar, hanımının dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine almamalı ve evlerine gitmemelidir. Onlarla görüşmemeli ve hanımını da görüştürmemelidir. Fakat onlara da, başkalarına da sert davranmamalı, tartışmamalı, fitne çıkmasına sebep olmamalıdır. Dinlerine ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakınmalıdır. Herkese karşı güler yüzlü, tatlı dilli olmalıdır. (S. Ebediyye)

Fasık akrabayla görüşmek
Sual:
Babam, amca, dayı, hala ve teyze gibi fasık akrabalarım, bizi evlerine davet ediyorlar. Dine aykırı işler yapılıyor. Hanım rıza göstermiyor. Ne yapmak uygun olur?
CEVAP
Hanımın mazereti var dersiniz, kendiniz gidip ziyaret edebilirsiniz. Kendiniz de günah işleyecekseniz, kendiniz için de bir bahane bulmalısınız.

Sıla-i rahim
Sual:
Kayınpederimin köyüne gitmek de sıla-i rahim olur mu?
CEVAP
Evet, sıla-i rahim olur. Salih kimseler varsa, sıla-ı rahim çok sevabdır.

Sıla-i rahim
Sual:
Kayınpederimin köyüne gitmek de sıla-i rahim olur mu?
CEVAP
Evet, sıla-i rahim olur. Salih kimseler varsa, sıla-ı rahim çok sevabdır.

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Emr-i vaki yapmak

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:49

Sual: Emr-i vaki ile birine bir şey yaptırmak uygun olur mu?
CEVAP
Emr-i vaki yapmak, bir işi oldu bittiye getirmek, karşı tarafı mecbur bırakarak, yapacağı işi onaylatmak demektir. Emr-i vaki yapılan kişi, o işten razı olmasa bile, kendisini o işi onaylamak zorunda hisseder. Hele emr-i vaki âmire yapılırsa, hiç uygun olmaz. Emr-i vaki olabilecek işlere birkaç örnek verelim:

1- Yolculuk için bilet alıp, (Şu iş için memlekete gitmek zorundayım. Bileti de aldım. Eğer izin verirseniz, memlekete gideceğim) demek.

2- Biri ile evlenmeye kesin karar verip, gerekli hazırlıkları da yaptıktan sonra, danışması gereken büyüğüne gidip de, (Falanca ile evlenmemiz gerekiyor. Siz de uygun görürseniz muradıma kavuşmak istiyorum) demek.

3- El öptürmeyen birisinin zorla elini öpmek.

4- İnternet üzerinde online olduğunu gördüğümüz ve meşgul olduğunu bildiğimiz bir büyüğümüze selam verip hal hatır sormak da emr-i vakiye girer. Onun zamanını çalmış oluruz. Bir şey sormamız gerekiyorsa, acil değilse mail ile sormalı, müsait olunca zaten cevap verir.

5- Bir kitabı yazıp âmirine, bastırayım mı demek. Bunun yerine, şu konuları içeren bir kitap hazırlamak uygun olur mu diye sormak gerekir. İzin almadan kitabı hazırladıktan sonra sormak, emr-i vakiye girer.

Sual: El öptürmek istemiyorum, ama bazı kimseler, emrivaki yaparak aniden elimi tutup öpüyorlar. Namahrem bir kimse, yine emrivaki ile tokalaşmak için elini uzatıyor veya bayram diye sarılıp öpüyor. Böyle emrivaki yapmak uygun mu?
CEVAP
Emrivaki, oldubittiye getirmektir. Zorlama ile bir işi yapmaya mecbur bırakmaktır. Bir kimse, elini veya yanağını öptürmek istemiyorsa, onu öpmeye çalışmak en azından edepsizlik olur, saygısızlık olur. Namahremle tokalaşmaya zorlamak da, böyledir.

Gencin biri, ihtiyar bir amcanın elini öpmeye zorluyordu. Genç olduğu için, elini büküp zorla öptü. Gence, (Niye zorla elimi öptün?) dedi. Genç, (Yaşlısın, saygıdan dolayı, mübarek bir amcanın elini öpmüş olmak için öptüm) dedi. İhtiyar amca, (Beni zorlamak saygısızlıktır. Üstelik beni cahil yerine koymak demektir. “Amca sen eli öpülecek adamsın ama değerini bilmiyorsun, onun için zorla öpüyorum” demektir bu. Beni cahil yerine koymak, istemediğim halde, isteğime zıt iş yapmak saygı mıdır, saygısızlık mıdır?) dedi. Bu olay, bir menkıbeyi hatırlattı:

Bir mürşid-i kâmilin talebelerinden biri, arkadaşları ile mürşidinin evine, sohbete katılır. Hocasının kimseye el öptürmediğini bilir. Bu genç, elini çekmesine fırsat vermeden, ani bir hareketle hocasının elini öper. Hocası bu emrivakiye üzülür. Oradaki iki talebeye emir verir; (Bunu iki kişi tutup kapının dışına bıraksın) buyurur. Emrivaki yapmanın saygısızlık olduğunu bildirir.

Bu menkıbe de gösteriyor ki, elini öptürmeyen kimselerin elini öpmeye çalışmamalı, tokalaşmak istemeyene el uzatmamalıdır.

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Birlik ve beraberliğin önemi

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:47

Sual: Dinimizde birlik ve beraberlik içinde olmanın önemi nedir?
CEVAP
Çok önemlidir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Toplulukta, birlik ve beraberlikte rahmet var, ayrılıkta ise azabı ilahi vardır.) [Beyheki]

Birlik ve beraberlik içindeki toplum, ne kadar çoğalırsa o kadar rahmet de artar. Bir hadis-i şerif meali:
(İki kişi, bir kişiden; üç kişi, iki kişiden hayırlıdır. O halde birlik olun!) [İ. Asakir]

Hangi iş olursa olsun, toplulukla, birlik ve beraberlik içinde hareket etmekte çok faydalar vardır. Mesela toplu olarak yemek yemekte bile rahmet vardır. Bir hadis-i şerif meali:
(Yemeği, toplu olarak yiyiniz; bereket topluluktadır.) [İbni Mace]

Kendimiz çok kötü biri olsak bile, iyi kimselerin topluluğuna katılmalıyız. Bize gelecek beladan, onların içinde olunca kurtuluruz. Onlarla bir yere gidince, onlarla birlikte bizi de oraya kabul ederler. Hatta ahirette cennete iyiler giderken, biz de aralarında isek, bizi ayırmazlar. Eshab-ı kehfin köpeği, salihlerin, iyilerin peşinden gittiği için, onları sevip bırakmadığı için Allahü teâlâ, onu salihlerle birlikte cennete koyacağını bildirdi. Demek ki, iyilerle beraber olan kurtuluyor. İki hadis-i şerif meali:

(Allah, bir topluluğa rahmet edince, onlardan kötü birini affetmemekten haya eder.) [Ebu-ş-şeyh]

(Bir topluluğu seven, onların arasında haşrolur.) [Hadika]

Resulullah, bu ümmetin çeşitli gruplara ayrılacağını, ancak kendisinin ve mübarek Eshabının yolunda olanların kurtulacağını bildirdi. Bu fırkaya Ehl-i sünnet vel cemaat fırkası dendi. Bu fırkada olmayanların cehenneme gideceği yine hadis-i şerifle bildirildi. Bir hadis-i şerif meali:

(Ümmetimin âlimleri ebediyen dalalette toplanmaz. O halde, sevad-i a’zam üzere [âlimlerin toplandığı yerde] olun; çünkü Allahın rahmeti cemaatle beraberdir. Bunlardan ayrılan cehenneme gider.) [Hâkim, İbni Cerir, Hakîm-i Tirmizi]

Birlik ve beraberlik içinde olmak gerekir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Cemaatten ayrılan yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]

(Şeytan, insanın kurdudur. Sürüden ayrılan koyunu kurt kaptığı gibi, şeytan da cemaatten ayrılanı kapar. Sakın cemaatten ayrılmayın!) [Tirmizi]

(Cemaatten bir karış ayrılan, İslam halkasını boynundan çıkarmış olur.) [Ebu Davud]

(Cemaatten ayrılan yüzüstü Cehenneme düşer.)
[Taberani]

Bildirilen cemaat, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasıdır. Herkes Ehl-i sünnetim diyebilir. Ehl-i sünnet olmanın ölçüsü vardır. Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Bunun için, (Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru) diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalı. Ben nasıl olsa doğru yoldayım diye dua etmekten kaçınmamalı. İki âyet-i kerime meali:

(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Cinayet ve fitne

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:46

Sual: Ülkemizde yabancı uyruklu kimselerin öldürülmesinin sebebi ne olabilir?
CEVAP: Ülkemizde bu tür olayların, devletimizin güçlendiği, milletimizin birlik beraberlik içerisinde olduğu zamanlara denk gelmesi manidârdır. Bunu zaten bilmeyen yoktur.

Vatan ve millet düşmanlarının oyununa gelen kimseler, böyle işlere alet olabilir. Yoksa, aklı başında olan bir Müslüman, böyle bir işe kalkışamaz! Peygamber efendimizin Müslüman olmayanlara özellikle Hıristiyanlara verdiği emanı çok kimse bilir. Resulullahın bu husustaki bir mektubu özetle şöyledir:

(Bu yazı, Abdullah oğlu Muhammed’in bütün gayrimüslimlere verdiği sözü belirtmek için yazılmıştır. Kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister sultan, ister başkası olsun Allahü teâlâya karşı isyan ve din-i İslam ile alay etmiş sayılır ve Allahü teâlânın lanetine layık olur. Kendi dinine göre ibadetle meşgul olan gayri müslim din adamları veya bir seyyah [turist], benim korumam altındadır. Onlara zor kullanmayın. Onların dini reislerini makamlarından indirmeyin! Onları ibadet ettikleri yerden çıkartmayın! Seyahat edenlerine mani olmayın! Bunların manastırlarını, kiliselerini yıkmayın! Buna riayet etmeyen, Allahü teâlânın ve Resulünün emrini dinlememiş olur. Kendileriyle bir müzakere yapılınca, merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilmelidir. Onları, daima merhamet ve şefkat kanatları altında koruyun! Onların kiliselerinde, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mani olmayın! Her kim ki, Allahü teâlânın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Allahü teâlânın ve Resulünün emirlerine isyan etmiş sayılır. Bu sözleşme kıyamete kadar değişmeden devam edecek, hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmasın.) [Bu mektubun aslı, Mecmua-i Münşea-tus-salâtin kitabındadır.]

Bunları bilen bir Müslümanın, gidip de, kendi aklı ve düşüncesi ile bir Hıristiyan’ı öldürmesi nasıl mümkün olur? Ayrıca, ortada yanlış bir durum olsa bile, bunun nasıl düzeltileceği, herkesin her şeye müdahale edemeyeceği, din kitaplarımızda da açıkça yazılıdır. İslam âlimleri buyuruyor ki:
El ile, güç kullanarak kötülüklere mani olmak; devletin [polisin, askerin] vazifesidir. Söz ile, yazı ile bunları bildirmek, âlimlerin vazifesidir. Kalb ile dua etmek ise, her müminin vazifesidir. (Birgivi, Hadika)

Görüldüğü gibi, ortada kanunlara aykırı bir durum varsa, yani suç işleniyorsa bile, herkesin kendi düşüncesi ile, buna müdahale etmesi uygun olmaz. Buna çapulculuk, eşkıyalık ve anarşi denir. Böyle işlere bulaşan fitneye sebep olmuş olur. İki hadis-i şerif meali şöyledir:
(Fitne uykudadır. Fitneyi uyandırana Allah lanet etsin!) [İ.Rafii]

(Kıyamet kopmadan önce, her yeri fitneler kaplayacak. Fitne, ortalığı karanlık gece gibi yapacak. O zaman oturmak, ayakta kalmaktan hayırlıdır. Yürüyen, koşandan iyidir. O zaman oklarınızı kırın! Yaylarınızı kesin. Kılıçlarınızı taşa çalın! O zaman, evinize birisi gelince, Âdem nebinin iki oğlundan iyisi gibi olsun. [Yani öldüren değil, öldürülen olsun]. [Ebu Davud, Tirmizi]

Fitne; anarşi, bozgunculuk, bölücülük demektir. İslam âlimleri buyuruyor ki:
Fitne, Müslümanlar arasında bölücülük yapmak, onları sıkıntıya, zarara, günaha sokmak, insanları isyana kışkırtmak demektir. (Hadika, T. Muhammediye)

Fitne çıkarmak haramdır. Kur’an-ı kerimde, fitne çıkaranların Cehenneme atılacağı ve hadis-i şerifte de, fitne çıkarana Allahü teâlânın lanet edeceği bildirilmektedir. (Berika)

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

İşi en güzel yapmak

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:44

Sual: Bir hadis-i şerifte, Allahü teâlânın, yaptığımız işi en güzel şekilde yapmamızı emrettiği bildiriliyor. Bir işi en güzel yapmak ne demektir?
CEVAP
En güzel demek, ilme yani şartlarına uygun ve ihlasla yapmak demektir. Eğer o iş ilimsiz ve ihlassız ise güzel olması imkansızdır. İhlas, yalnız Allah rızası için yapmak demektir. Bir kimsede ilim veya ihlastan birisi yoksa yapılan iş kıymetsizdir.

İlimsiz fakat ihlaslı işe, Hazret-i Mevlana şu örneği verir:
Ormanda bir ayının ayağı, kütük arasına sıkışır, kurtaramaz. Birisi bunu görüp, ayının ayağını kütüğün arasından çıkarır. Ayı da kendisine iyilik eden bu adama, ormandaki arıların yaptığı petekleri alıp getirir. Adam balı yiyince orada uyumaya başlar. Fakat sinekler, adamın yüzüne konarak rahatsız eder. Ayı ise, adam rahat uyusun diye sinekleri kovmaya çalışır. Bakar kovmakla gitmiyor, sinekleri öldüreyim bari diye, kocaman bir taş alıp, adamın yüzüne konan sineklere vurur. Adamın başı ezilir. Ayı, ilim sahibi olmadığı için, sineklere vurduğu taşın adama zarar vereceğini düşünemez. Ayının niyeti iyi idi, yani ihlaslı ve samimi idi, ancak ilmi olmadığı için yanlış iş yaptı.

Büyüklerimiz, (Amelsiz ilim vebal, ilimsiz amel sapıklıktır) buyurmuştur. İyi iş demek, ilim ve ihlasla yapılan ve ahirette faydası görülen iş demektir.

Şu âyet-i kerime de, ahirette bize iyi işlerin fayda vereceğini bildiriyor:
(İnsana, ancak dünyada çalışıp [ihlasla] yaptığı işler [ahirette] fayda verir.) [Necm 38, 39]

Şu iki hadis-i şerif de ihlaslı amelin önemini vurguluyor:
(Allahü teâlâ ancak ihlasla yapılan ameli kabul eder.) [Dare Kutni]

(İhlas ile yapılan az amel, kıyamette sana yetişir.) [Ebu Nuaym]

Şu iki hadis-i şerif de ilmin önemini anlatıyor:
(İlimle az amel faydalı olur, ilimsiz çok amelin kıymeti olmaz.) [Deylemi]

(Allahü teâlâ, ilimsiz ameli kabul etmez.) [B. Arifin]

Demek ki, iyi iş; ilim ve ihlasla yapılan iştir.

İhlassız, sadece ilimle yani şartlarına uygun yapılan işin, dünyada faydası görülürse de, ahirette faydası olmaz. Ebedi hayat için faydasız işe de iyi iş denmez.

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Tecessüs etmek (Araştırmak)

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:43

Sual: Bir arkadaş, Avrupa’da bize misafir oldu. Yemek yerken, önce yemeği kokladı. Domuz yağı var mı diye kokladım, yokmuş dedi. Buna çok üzüldüm, kalbim kırıldı. Beraber namaz da kılmıştık, bana hüsnü zan etmesi gerekmez miydi? Yoksa, böyle araştırmak dinin emri midir?
CEVAP
Böyle araştırma yapmak dinin emrine aykırıdır. Güya bunu din gayretiyle yapıyor. Böyle yapmak haramdır. Bunun için her müslüman önce dinini doğru yazılmış ilmihal kitaplarından öğrenmeli, fıkıh ilmini öğrenmeli. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Fıkhı bilmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]

İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
(Yiyecek ve içeceklerde şüphe edip yememek, takva değil, vesvesedir. Dinimiz, “Haram olduğu bilinmeyen şeyleri yiyin” der. Resulullah efendimiz, müşrikin; Hazret-i Ömer Hıristiyanın testisinden abdest almıştır. Eshab-ı kiram, gayrı müslimlerin verdiği suyu içerdi. Halbuki pis, necis olan şeyleri yemek haramdır. Kâfirler ise ekseriya pis olur. Elleri, kapları şaraplı olur. Hayvanı Besmelesiz keserler. Eshab-ı kiram, bunlara rağmen, necis olduğunu kesin bilmedikleri için, vesvese etmeyip; et, peynir gibi gıdaları alıp yerlerdi.) [İhya]

Resulullah efendimiz, bir Yahudinin yağlı yemeğini temiz mi diye sormadan yedi. Bu domuz yağı mı, koyun yağı mı, ekmeğin hamuru su ile mi, yoksa şarap ile mi yoğruldu diye sormadı. Müşrik kadının su kabından abdest aldı. Bunlar, araştırmanın gerekmediğine birer delildir. (Berika)

Tecessüs etmemeli. Bir âyet-i kerime meali:
(Birbirinizin kusurunu araştırmayın.) [Hücurat 12]

Suizanda bulunup da ona kötü gözle bakmamalı! Çünkü suizan haramdır. Bir hadis-i şerif meali:
(Suizan etmeyin! Suizan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayın, kusurlarını görmeyin, münakaşa, haset ve düşmanlık etmeyin, birbirinizi çekiştirmeyin, kardeş gibi birbirinizi sevin!) [Müslim]

Kusurları da gizlemeli, açığa vurmamalı. Üç hadis-i şerif meali:
(Arkadaşının kötülüğünü gizleyenin kusurları, kıyamette gizlenir.) [Taberani]

(Arkadaşının ayıbını görmeyip gizleyen, Cennete gider.) [Taberani]

(Arkadaşının ayıbını açığa vuranın ayıbı açığa çıkar. Hatta evinde bile rezil olur.) [İbni Mace]

Müslümanı incitmemeli. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Hiçbir insanın kalbini incitmemelidir! Kalb kırmaktan pek sakınınız! Allahü teâlâyı en ziyade inciten, küfürden sonra, kalb kırmak gibi büyük günah yoktur. Bir hadis-i şerif meali:
(Bir müslümanı incitmek, Kâbe’yi yetmiş kere yıkmaktan daha günahtır.) [R.Nasıhin]

Şu hususlarda da tecessüs etmemeli yani araştırmamalı:
1- Kaplama veya dolgusu olup olmadığını, varsa, Maliki’yi veya Şafii’yi taklit edip etmediğini sormak caiz değildir.

2-
Bu malı nereden aldın demek caiz olursa da, sorunca o kimse incinirse, sormak haram olur. O halde, güzellikle sormalı. İkram ettiği şey şüpheli ise, bir bahane ile yememeli. Çaresiz kalırsa, incitmemek için yemeli, başkasına da sormamalı. Çünkü, kendisi işitirse daha çok üzülür. Tecessüs ve gıybet ve suizan olur ki, hepsi haramdır. Resulullah efendimiz misafir olduğu zaman, ne verseler kabul buyururdu. Nerden aldınız diye sormazdı. Hediye de kabul eder, sormazdı.

3-
Muhtaç olduğu malı kazandıktan sonra, fazla çalışmayıp, ibadet etmek caizdir. Bunun için, çalışmayıp ibadet edene suizan ve tecessüs etmemelidir. İkisi de haramdır.

4-
Söz taşıyanın verdiği haberi tecessüs etmemeli yani araştırmamalı. Çünkü tecessüs haramdır.

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Eline beline ve diline sahip olmak

Ahlak Bilgileri - Çar, 09/02/2009 - 14:42

Sual: Eline, beline, diline sahip olan kurtulur anlamında bir hadis-i şerif var mıdır?
CEVAP
Öyle bir hadis-i şerif bilmiyoruz, ama eline, beline ve diline sahip olanın kurtulacağına dair başka hadis-i şerifler vardır. Birkaçının meali şöyledir:
(Dilini ve fercini [ırzını, namusunu] koruyan Müslümana Cenneti söz veriyorum.) [Buhari]

(Arefe günü eline, diline, gözüne ve kulağına sahip olanın günahları affolur.)
[Hatib]

(İnsanlar dilinden ve elinden salim olmadıkça
[kâmil] mümin olamazsın.) [Askerî]

(Hasetçinin hasedi eline ve diline çıkmadıkça zarar vermez.)
[Ebu Nuaym]

(Eli ihsanlı, dili dürüst, kalbi temiz, boğazına ve fercine
[namusuna] sahip olan ilimde rasih olur.) [Taberani]

(Allahü teâlâ bana şöyle vahyetti: Benim mescitlerime ancak, selim kalble, sadık dil ile, temiz el ile, temiz ferclerle girsinler.)
[Hâkim]

(Şu altı şeye söz verin, ben de size Cennete gireceğinize söz vereyim:
1- Dilinize sahip olun
[elfaz-ı küfür, yalan, gıybet, lanet, malayani gibi.]
2- Sözünüzden dönmeyin.
3- Emanete hıyanet etmeyin.
4- Gözünüze sahip olun.
[Harama bakmayın]
5- Elinize sahip olun. [Haram işlemeyin, haram tutmayın]
6- Fercinize hakim olun.)
[Hâkim]

Kategoriler: Ahlak Bilgileri

Ağızdaki kan ve oruç

Oruc - Per, 08/27/2009 - 02:05

Sual: S. Ebediyye’de, (Ağız bazen bedenin içi sayılır. Bunun için, oruçlu kimse, tükürüğünü yutarsa, orucu bozulmaz. İnsanın içindeki necasetin mideden bağırsağa geçmesi gibi olur. Ağızdaki yaradan veya diş çektirmeden, iğne yapılan yerden yahut mideden ağza kan çıkması, abdesti ve orucu bozmaz) deniyor. Buradan iğne yapmanın orucu bozmadığı mı anlaşılıyor?
CEVAP
Hayır, iğne yapılınca dört mezhepte de oruç bozulur. Orada oruçla abdest bir arada bildirilmiştir. Teker teker yazarsak anlaşılması kolay olur:

1
- Ağızdaki yaradan kan çıkınca, oruç da abdest de bozulmaz. Kan yutulursa oruç bozulur, abdest bozulmuş olmaz. Kan, ağızdan çıkınca abdest bozulur, oruç bozulmuş olmaz.

2
- Diş çektirince gelen kan yutulmadıkça, oruç bozulmaz, ağızdan dışarı çıkmadıkça abdest bozulmuş olmaz.

3
- İğne yapılan yerden gelen kan, ağızdan dışarı çıkmadıkça abdesti bozmaz, yutulmadıkça orucu bozmaz. Orada bildirilmek istenen budur. Oruçluyken iğne yaptırmak orucu bozar.

4
- Mideden ağza kan gelse, orucu da abdesti de bozmaz.

Kategoriler: Oruc

Tasavvuf ehli müctehid idi

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:24

Sual: Tasavvuf büyüklerinin bir mezhebe bağlanmadıkları, mutlak müctehid oldukları söyleniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Tasavvuf büyüklerinin hiçbiri, dört mezhepten ayrılmamıştır. Dört mezhepten ayrılmak, İslamiyet’ten ayrılmak olur. Tasavvuf büyüklerinin hepsi kemale gelmeden önce bir fıkıh âliminin mezhebinde idi. Mesela Cüneydi Bağdadi, Süfyan-ı Sevrinin mezhebinde idi. Abdülkadir-i Geylani, Hanbeli; Ebu Bekri Şibli, Maliki; İmam-ı Rabbani; Hanefi, Harisi Muhasibi Şafii idi. Zamanla mezhepte mutlak müctehid olanlar oldu. Mezhepte mutlak müctehid, dört mezhebin imamları gibi müstakil müctehid değildir.

Tasavvuf ehlinin mezhebi yoktur demek, mezheplerin hepsini bilir, hepsini gözetir, evla olanı, ihtiyatlı olanı yapar demektir.

Tasavvufun yüksek derecesine varmış olan arif-i kamiller, zevk ve vicdan ile ictihad sahibi olurlar. Helal olan şeyleri, güzel kokuları ile, haramları da, habis kokuları ile anlarlar. Bir Arif-i kamilden feyiz almadıkça, ictihad derecesine yükselmek mümkün değildir. Bu dereceye yükselen Velinin, bir mezhebi taklit etmesine lüzum kalmaz. Onların Hanefi, Şafii olduklarını söylemeleri, bu dereceye yükselmeden önce taklit etmiş oldukları mezhepleridir. (Mizan-ül-kübra)

Dört mezhepteki fukaha yedi derecedir:

1- Müctehidi fiş-şer: Mutlak ve müstakil müctehiddir. Dört mezhebin imamları böyledir.

2- Müctehidi fil-mezhep: Mezhebde mutlak müctehiddir. Müntesib müctehid de denir. İmam-ı Ebu Yusuf, İmam-ı Muhammed gibi. İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbani gibi.

3- Müctehidi fil-mesail: Bunlar meselede müctehiddir, mezhebinin delillerini bilir. Ortaya yeni çıkan meselelerin hükümlerini bulurlar. Tahavi, Kerhi, Halvani, Serahsi, Pezdevi, Kadıhan gibi derin âlimler bu tabakadandır.

4- Eshabı tahric: Bunlar müctehid değildir. Mücmel sözleri ve mübhem hükümleri açıklarlar. Ebu Bekr Ahmed Razi bu tabakadandır.

5- Eshabı tercih: Rivayetlerin sıhhat derecelerini, sahih, evla olanları seçerler. Kuduri ve Hidaye sahibi böyledir.

6- Eshabı temyiz: Kuvvetli, zayıf, zahir ve nadir haberleri birbirlerinden ayıran mukallid âlimlerdir. Kenz, Muhtar, İhtiyar, Vikaye kitaplarının sahipleri böyledir. Bunların kitaplarında zayıf rivayet olmaz. (Ümmetimden hak üzere olan âlimler, Kıyamete kadar bulunur) hadis-i şerifinde bildirildiği gibi, bu tabakadaki âlimler kıyamete kadar bulunurlar ve hakkı batıldan ayırırlar.

7- Mukallid: Bunlar, öteki tabakalarda bulunan alimlerin kitaplarından doğru nakil yapabilen âlimlerdir. Bunlar, meşakkat olmadıkça, mezhebe muhalif fetva veremezler. Tahtavi, İbni Abidin ve Dürr-ül-muhtar sahibi bunlardandır. (Mecmuai Zühdiyye)

Kalbe danışmak

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:23

Sual: Bir doktor, (Dalak kandır, kanın ise Kur’anda haram olduğu bildiriliyor. O halde dalak haramdır) diyor. Yalnız Kur’an diyen biri de, (Maide suresinin üçüncü ayetinde (Meyte [boğazlanmadan kendiliğinden ölen hayvan] ve kan size haram kılındı) dendiği için balık ve dalak yemek haramdır) diyor. Mezheplere inanmayan biri de, (Ben kalbimin onaylamadığına itibar etmem. (Müftüler, fetva verseler de sen, yine kalbine danış) mealindeki hadise dayanarak, birçok sahih hadisin kalbime yatmadığını görüyor ve hadis kitaplarındaki yüzlerce uydurma hadisleri tespit edebiliyorum. Diyanetin fetvalarını da inceledim. Kalbime yatmayanların hepsini çıkardım) diyor. Şunu sormak istiyorum. Herkes Kur’anı tam doğru anlayabilir mi? Herkes kalbine danışarak hadislerin uydurma olduğunu ve fetvaların yanlışlığını tespit edebilir mi?
CEVAP
Namazın nasıl kılınacağını, zekâtın nasıl verileceğini, hangi mallardan ne kadar verileceğini Kur’andan anlamak imkânsızdır. Resulullah efendimiz, meyte ve kanı şöyle açıklıyor:
(İki meyte ve iki kan helal kılındı. İki meyte balıkla çekirge, iki kan, karaciğerle dalaktır.) [İbni Mace, Ebu Davud]

Demek ki, dalak ve ciğer, âyet-i kerimede bildirilen kandan istisnadır. Meyte, yani dine uygun boğazlanmadan öldürülen hayvanlar haramdır ama balık bundan müstesnadır.

Kalble ilgili sualin cevabı da şöyledir:

Dinimizde, herkesin kalbi ölçü olsa idi, Kur’an-ı kerime, Peygambere ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. (Herhangi bir konuda (Kur’ana, sünnete ve icmaya falan bakmayın, kalbinize danışın, kalbiniz onaylarsa o işi yapın) denirdi. Bid’at fırkalarından mutezile de, (Akıl, iyi ile kötüyü, hak ile batılı birbirinden ayırır) diyerek aklı ölçü kabul ediyor. Bugün mutezile zihniyetinde olanlar dindeki dört delile göre değil, aklına göre konuşuyorlar. Dinimizde akıl da, kalb de, bir şeyin haram olmasında kesin ölçü olamaz. Kesin ölçü olsa idi, o zaman peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Hâşâ Allah lüzumsuz olarak göndermiş olurdu. (Kalbinize danışın) hadisi şerifinin de uygulandığı yerler var.

İki hadis-i şerif meali:
(Helal haram bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. İnsanların çoğu bunları bilmez. Şüphelilerden sakınan şerefini ve dinini korumuş olur. Şüphelilere giren harama düşer. Bu, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibidir. Her an o koruya dalabilir. Her sultanın bir koruluğu vardır. Allah’ın yeryüzündeki koruluğu da haram kıldığı şeylerdir.) [Kütüb-i sitte]

(Helal haram bellidir. Öyleyse şüphelilerden sakının, şüpheli olmayanları yapın.) [Taberani]

Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, şüphe edilen ve kalbi sıkan şeyi yapmamalı. Şüphe edilmeyeni yapmak caiz oluyor. Şüphelilerden sakınmayan, harama düşer.

Şüpheliler de, üç kısımdır:
1- Sakınması vacibdir. Her sanatın bir ilmi vardır. Herkese, sanatının ilmini öğrenmesi vacibdir. Bunu öğrenmezse harama düşebilir. Haramlardan sakınmak vacib yani farzdır.

2- Sakınması müstehabdır. Mesela vakit girdikten sonra, namaz kılmadan uyumak özür olmaz. Bunun, vakit çıkmadan uyanması için tedbir alması farz, vakit girmeden uyuyanın alması müstehabdır. Demek ki vakit girmeden uyuyanın, uyuyakalırım diye sakınıp, tedbir alması, müstehab oluyor.

3- Sakınması vesvese, kuruntu ve faydasızdır. Mesela, belki birinin mülküdür diye av eti yememek [belki Besmelesiz veya ateist tarafından kesilmiştir diyerek, kasaptan et almamak] ve belki sahibi ölüp vâris eline geçmiştir diye, kiraladığı evden çıkmak vesvesedir, kuruntudur.

Sual: Bir hadiste, (Müftüler, fetva verseler de sen, yine kalbine danış) deniyor. Buna göre, bir şeyin helal olup olmadığını anlamak için, aklımıza, kalbimize mi bakmak gerekir?
CEVAP
Dinimizde dört delil vardır. Kalbe danışmak delil değildir. Eğer dindeki dört delil esas alınmazsa, herkesin aklına ve kalbine göre sayısız din meydana çıkar. Ölçüyü iyi bilmek gerekir.

Dinimizde, herkesin aklı ve kalbi ölçü olsa idi, Kur’an-ı kerime, Peygambere ve âlimlere ihtiyaç kalmazdı. Dinimizde akıl da kalb de, bir şeyin haram olmasında kesin ölçü olamaz. Mesela bazı kimseler, (Ben Ankara’dan oğlumun bulunduğu İstanbul’a uçakla kısa bir zamanda geldim. Bir gün kalıp gideceğim. Ben günlerce yol gitmedim ki, hem gittiğim yer kendi evim sayılır, kendi evimden daha çok rahat ediyorum. Niye İstanbul’da seferi olacakmışım ki? Üstelik Peygamberimiz, (Aklı olmayanın dini yoktur, müftüler fetva verseler de sen kalbine danış) demiyor mu? Öyle ise ben de aklıma ve kalbime danıştım, Ankara’dan İstanbul’a gelmekle seferi olmam) diyor. Halbuki, bir kimse Ankara’dan bir saatte İstanbul’a gelse, seferi olur da, Pendik’ten Fatih’e iki saatte gelse, yine seferi olmaz.

Bir kimse, bir memura verilen hediyeyi, müftüye sorsa, o da, (Bir çıkarı olmadan, iş bittikten sonra, kendi rızası ile vermişse, bu hediye helaldir) diye fetva verse, ama o kimse, (Ben, bunu memur işimi yapsın diye, rüşvet olarak veriyorum, kalbim bunu hoş görmüyor) diyorsa, burada kalbin rolü vardır. Müftü, anlatılışa, yani görünüşe göre, o hediyedir diye fetva verse de, şüpheli şeylere bulaşmamalıdır.

Selim akıl

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:21

Sual: Selim akıl Peygamberlerde bulunur ve hiç yanılmaz deniyor. İctihadda yanılmak bundan farklı mıdır?
CEVAP
İctihadda yanılmak farklıdır. Eshab-ı kiram, Peygamber efendimizin Kur’an-ı kerim dışındaki mübarek sözlerini anlamak için, (Ya Resulallah, bu vahiy mi, yani Allahü teâlânın kesin emri mi, yoksa kendi ictihadınız mı?) diye sorarlardı. Peygamberler de ictihad ederlerdi. Fakat ictihadlarında hata ederlerse, Allahü teâlâ, derhal Cebrail aleyhisselamı göndererek, hataları vahiy ile düzeltilirdi. Yani Peygamberlerin ictihadları hatalı kalmazdı. Mesela, Bedir gazasında alınan esirlere yapılacak şey için, Server-i âlem bazı Sahabe-i kiram ile birlikte bir türlü, Hazret-i Ömer ise, başka türlü ictihad etmişti. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, Hazret-i Ömer’in ictihadının doğru olduğunu bildirdi.

Hayrın şerrin yaratıcısı Allahü teâlâ olduğu gibi, Peygamberlerini yanıltan da Allahü teâlâdır. Resulullah efendimiz bir namaz kılarken yanılıyor. Sonra, (Yanıltıldım, unutturuldum) gibi ifadelerle cevap veriyorlar. Bir dini hükmün ortaya çıkması için Allahü teâlânın yanılttığı veya unutturduğu meydana çıkıyor.

Esirlerin öldürülmesi olayında da, Resulullahın amcası Abbas ve daha bazı esirler daha sonra müslüman oldular. Sadece Hazret-i Abbas’ın soyundan binlerce âlim, büyük zatlar geldi. Eğer öldürülmüş olsaydı, bu nesil gelmeyecek ve kendisi de Cehennemlik olacaktı. Buradaki yanılmanın ne kadar rahmet olduğu meydana çıkıyor.

Eski ictihad

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:20

Sual: Bir müctehid, eski ictihadından vazgeçse, o ictihadı artık geçersiz olmaz mı? Sonraki ictihadı ilk ictihadını nesh etmez mi? Bir hadis âlimi bir hadise uydurma dese, bu hadis, bütün hadis âlimlerince uydurma sayılır mı?
CEVAP
Müctehidin eski ictihadı, kendisini bağlamaz. Ancak, müftüler, ihtiyaç halinde müctehidin bu eski ictihadı ile de fetva verebilirler. Çünkü o ictihad başkaları için yine geçerlidir. Müctehid eski ictihadından vazgeçse de, onu da Müctehid iken bildirdiği için geçersiz bir ictihad durumuna düşmez. Çünkü ictihad ictihadı nakzetmez. Özellikle İmam-ı Şafii hazretlerinin eski ictihadları meşhurdur. Şafiiler, o eski ictihadlarla da amel ederler. İmam-ı a’zam hazretlerinim talebeleri, (Bizim ictihadlarımızın çoğu, İmam-ı a’zamın eski ictihadlarıdır) demişlerdir. Bir müctehidin ictihadı, diğer müctehidin ictihadını hükümsüz kılamaz.

Bu husus, hadis-i şerifler için de geçerlidir. Bir hadis için bir âlim, mevdu yani uydurma demişse, sadece uydurma diyene göre o hadis uydurma olur. Mevdu diyen hadis âlimi, bana göre, benim aradığım şartlara göre sahih değil der. O hadisi bildiren hadis âliminin şartlarına göre ise, o hadis yine sahihtir. Yani bir hadis âlimi, bir hadise uydurma derse, o hadis bütün âlimlerce uydurma olmuş olmaz. Bunu bilmeyen cahiller, falanca bu hadise uydurma dedi, artık bu hadis uydurma diye konuşurlar. O hadise uydurma diyen âlim ise, hadisi bildiren de âlimdir. Hatta uydurma diyen âlimin derecesi yüksek bile olsa, yine o hadis uydurma olmaz. Çünkü imam-ı Ebu Yusuf, hocası imam-ı a’zam hazretlerinin ictihadlarından farklı ictihad edebiliyordu. Bunun için Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında bulunan hiç bir hadise uydurma denemez.

Hatalı ictihad olmaz

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:19

Sual: Ben hiçbir mezhebe bağlı değilim diyen birisi, “Mezhep imamları ilah değildir, peygamber gibi masum da değildir. ictihadlarının doğrularını alır, hatalarını atarız. Yahut delilleri daha kuvvetli olanı seçeriz” diyor. Böyle söylemesi doğru mudur?
CEVAP
Bir müctehid bile, başka müctehidin hata ettiğini bilemez. Çünkü, (İctihad ictihadla nakz olunamaz) buyuruluyor. Bunun için şu ictihad doğrudur veya delili daha kuvvetlidir denemez. Bir müctehid, Allah indinde isabet edemese, hata etse bile yine sevap alır. Bir hadis-i şerif meali:
(Müctehid, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.) [Buhari]

Sevap olan bir şey için hata tabirini kullanmak caiz değildir. Böyle farklı ictihadlar da Allahü teâlânın bir rahmetidir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Ümmetimin [âlimlerin] ihtilafı [farklı ictihadları] rahmettir.) [Beyheki, Deylemi, İ.Münavi, İ. Nasr]

Rahmet ve sevap olan bir ictihad için, nasıl olur da imam-ı a’zamın veya imam-ı Gazali’nin hatası var diyebiliriz? İşte bunun için (Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında hata yoktur, uydurma hadis olmaz) deniyor. Böyle söylemenin hâşâ onları peygamber ve ilah derecesine yükseltmekle ne alakası var? İctihadları hatalı, kitaplarında uydurma hadis var zannı ile Resulullahın vârislerine dil uzatmak caiz olmaz. Hatalı ictihad tabirini kullanmak da bu bakımdan hatalıdır.

Mezhep imamlarının hatası olmaz. Allah indinde hatası varsa o da sevap aldığı için hata sayılmaz. İnsanlar da onun hata olduğunu bilemez. Bir kimse, müctehid bile olsa, şu ictihad doğru, şu ictihad yanlış diyemez. Ancak müctehid, (Benim ictihadım şudur) diyebilir.

Halife Harun Reşid, İmam-ı Malik hazretlerinin ictihadlarını çok beğenmişti. Bunun için herkesin Maliki olmasını şiddetle arzu ediyordu. İmam-ı Malik hazretlerine “Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını emredeceğim” dedi. İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
“Ya halife, hadis-i şerifte; “Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları rahmettir” buyuruluyor. Bu farklı ictihadlar Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak yanlıştır.”

Hakkı teslim eden halife bu arzusundan vazgeçti.

Ben kadılık yapamam
Sual:
İmam-ı a’zam Ebu Hanife, kadılık teklifini niye kabul etmedi? Eğer o devlette kadılık yapılmazsa, İmam-ı Ebu Yusuf niye aynı devlette kadılık yaptı? Eğer kadılık caizse, İmam-ı azam niye yapmadı? İkisinden birisi yanlış iş yapmadı mı?
CEVAP
Bu, iki müctehidin farklı ictihadıdır. Bir müctehid bir meseleye haram derken, öteki caizdir, hatta farzdır diyebilir. Farklı ictihaddan dolayı müctehidlere bir şey denemez. Deve ve Sıffin olayında da farklı ictihad yüzünden savaş olmuştu. Farklı ictihadı bilmeyenler, Eshab-ı kirama dil uzatıyorlar. Kadılık konusu da, farklı bir ictihaddır. İmam-ı a’zam hazretlerine kadılık teklif edilince, (Ben kadılık yapamam) buyurdu. (Yalan söylüyorsun) denilince de, (Eğer yalan söylüyorsam, yalancıdan kadı olmaz. Doğru söylüyorsam kadılık yapamam diyorum) buyurdu. Demek ki yapmasına bir mani var. Bir mani olmasa, niye itiraz etsin ki? Kabul etmemesi, devlete kadılık yapılmayacağı için değildi. İmam-ı a’zam hazretleri takva ehli olup, dünya malına, makam ve mevkie asla kıymet vermezdi. Bilemediğimiz daha başka sebepler yüzünden kabul etmedi. İmam-ı Ebu Yusuf hazretleri ise, kendi ictihadına uyup, bu vazifeyi kabul etti. Böylece, o makama ehil olmayan insanların gelmesine de mani oldu. Her ikisinin ictihadına da dil uzatmak, bir Müslümana yakışmaz.

İmam-ı Rabbaniyi de tenkit

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:17

Sual: Abduhcu biri, ikinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretlerini şöyle tenkit ediyor. Bu tenkitle ilgili açıklama yapar mısınız?

- İmam Rabbani, “kıyamet alametleri” içinde yer alan İsa’nın gökten inme olayını klasik itikad kitapları gibi anlatıyor.
CEVAP
Klasik itikad kitapları, demekle İslam âlimlerinin yazdıkları en kıymetli kitapları kötülemektedir. İtikadın yenisi olur mu hiç? O zaman, Resulullahın, Eshabının ve onları takip eden âlimlerin itikadları yanlış olur.

- Şeyhi Muhammed Parisa’dan şunu nakleder: “İsa indikten sonra Ebu Hanife’nin mezhebi üzere amel edecek, helal kabul ettiğini helal, haram kabul ettiğini haram kabul edecek.” Bu cümlede bana göre birden fazla yanlış vardır:
1- Ebu Hanife, Hazret-i İsa’nın üzerinde bir konuma yerleştiriliyor.
CEVAP
Tamamen yanlıştır. Hazret-i İsa da, Hazret-i Mehdi de ictihad edecek ve ictihadları Hanefi’ye uygun gelecektir. İmam-ı a’zamı Hazret-i İsa’dan üstün gösteriyor demesi çirkin bir iftiradır.

2- Haram ve helal hükmü koymak şârî’nin [Allah’ın] yetkisindedir. Ebu Hanife’ye böyle bir yetki tanımak onu şârî [Allah] kabul etmek anlamına gelir.
CEVAP
Hâşâ burada, İmam-ı Rabbani, (İmam-ı a’zama Allah diyor) diyerek onu kâfirlikle suçluyor. Müctehidin ictihad etme yetkisi yok mudur? Elbette vardır. Müctehid isabet de eder, hata da eder. Ama hatasına bile sevap verilir. Müctehidin bu yetkisine itiraz etmek, hâşâ onu Allah yerine koyuyor demek ne kadar çirkin iftiradır. Bir müctehidin haram dediğine öteki müctehid helal diyebilir. Nitekim At eti için dört büyük imamdan İmam-ı Malik haram derken, İmam-ı Şafii ile İmam-ı Ahmed ise helal demiştir. Bu büyük müctehidlerin böyle yetkisi olmasa haram veya helal der mi hiç?

- Hazret-i İsa’nın, derleyip topladığı ümmetin resmi fıkhı Hanefi mezhebi mi olacak?
CEVAP
Kendisi ictihad edecek ve ictihadı Hanefi’ye uygun gelecektir. Mezheplerin birbirlerine uygun düşen ictihadları yok mu?

- Bu, geleneksel ümmet anlayışıyla çelişen bir mezhebi bütün bir ümmete dayatmaktır.
CEVAP
O anlama sokan kendisidir. Ortada çelişen bir şey yok. Mezhebimizin neresi ümmet anlayışıyla çelişiyor ki? Kendi kafası ile çelişmek, ümmet ile çelişmek mi demektir? Yahut farklı ictihadlar çelişki mi demektir?

- İmam Rabbani’nin böylesine zayıf bir bilgiyi kabul etmesi entelektüel kişiliği ile çelişmektedir.
CEVAP
Yani imam-ı Rabbani hazretleri bunun zayıf bilgi olduğunu bilmiyor da Abduhcu nereden biliyor? Hemen diyecek ki biz Kur’an ve Sünnete bakarız. Peki koca imam-ı Rabbani hazretleri, Kur’an ve Sünnete bakmıyor muydu? O Kur’andan anlamıyor muydu? Ne diye âlimler ona imam ve müceddid demişler? O imam-ı Rabbani hazretlerine böyle saldırmakla onu büyük bilen bütün âlimleri de eleştirmiş oluyor. Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatanın dili kurur, bir gün belasını bulur.

- Halbuki, Heratlı Ali el-Kâri, Hazret-i İsa’nın müctehid sıfatıyla yeryüzüne geleceğini belirttikten sonra bir müctehidin diğerini taklidinin caiz olmadığının altını çizer.
CEVAP
Bir müctehidin diğer müctehidi taklit ettiği nereden çıkarılıyor ki? İctihad ediyor, ictihadı Hanefi’ye uygun geliyor. İctihadların bir birine uyması onu taklit etmek mi oluyor? Bu ne cahillik böyle?
Her ne kadar Aliyyül kâri, burada yanlış bir şey söylememiş ise de, onu senet gibi alıyor. Aliyyül kâri Peygamber efendimizin mübarek ana babasına kâfir diyecek kadar ileri gitmiş, bir çok sahih hadise uydurma demiştir. Kaynağını görüyorsunuz. Zaten her Abduhcu, yamuklardan kaynak gösterir.

İcma olan hususlar

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:12

Sual: İcma nedir? İcma’ı inkâr küfür müdür? Birkaç örnek verilebilir mi?
CEVAP
Eshab-ı kiramın sözbirliğine icma denir. Tabiinin de icma’ı delildir. Bir âyet-i kerime meali:
(Müminlerin yolundan ayrılanı Cehenneme atarız.) [Nisâ 115]

İki hadis-i şerif meali:
(Ümmetimin âlimleri, dalalette birleşmez.) [İbni Mace, İ. Ahmed, Taberani]

(Allahü teâlânın rızası, icmadadır.) [İbni Asakir]

İcma’ın dereceleri vardır: Eshab-ı kiramın, açıkça ve her asrın icması ile haber verilmiş olan icmaları, âyet-i kerime ve mütevatir olan hadis-i şerif gibi kuvvetlidir, inkâr eden kâfir olur. Eshab-ı kiramdan bazısının icma edip, diğerlerinin sükut ettikleri icma da, kesin delildir, ama inkâr eden kâfir olmaz. Eshab-ı kiramın ihtilaf ettikleri bir hükümde, sonra gelenlerde hasıl olan icma olup, haberi vahid ile bildirilen hadis-i şerif gibidir. Bununla amel vacib ama, iman vacib değildir.

Bir asırdaki müctehidlerin bir kısmının ictihadına, diğerleri işitince susup reddetmezlerse, Hanefi’de icma olur, Şafii’de icma olmaz. İcma delil değildir diyen kâfir olmaz; bid’at sahibi olur. Dinde zaruri olan, [cahillerin de bildikleri icma bilgilerine] inanmayan kâfir olur. Bir sözün küfür olduğunda, âlimlerin söz birliği yoksa, o söze küfür denmez.

İcma ile bildirilen hükümlerden bazıları şöyledir:
1-
Nass veya icma ile bildirilen bir haramı inkâr küfürdür.

2-
Dört mezhebin icmaına inanmayan kâfir olur. (Redd-ül-muhtar, Mektubat)

3-
İbadetler imandan parça değildir. Namazı terk etmekte icma hasıl olmadı.

4-
Kütüb-i sittedeki hadis-i şeriflerin hepsi sahihtir.

5-
Kâinattaki her şey, sonradan yaratıldı, inkâr eden kâfirdir

6-
Kerametin hak olduğu icma-i ümmet ile sabittir.

7-
Cemaat ile yirmi rekat teravih kılmak sünnettir.

8-
Yayılan bid’atin kötülüğünü Müslümanlara duyurmak farzdır.

9-
Müta nikahı haram olduğunda icma hasıl oldu.

10-
İlk iki büyük halifenin halifeliklerine sahih değil demek küfür olur. Dört büyük halifenin üstünlükleri halifelik sırasına göredir.

11-
Kabr-i şerifte, Resulullahtan yardım istemeyi inkâr, sahabenin icma’ını inkâr olur.

12-
Kur’an-ı kerimin bir harfini bile değiştirmek veya musiki aletleri ile okumak haram olduğu gibi, bugün mevcut olan Mushaftan başkasını okumak da haramdır.

13-
Namazda ayakta, âyetleri Arapçadan başka dil ile okumak caiz değildir.

14-
Cemaatle namazı terk etmeyi âdet edinmek günahtır

15-
Kadınların başlarını açmaları haramdır, inkâr eden kâfirdir. Sadece kulaklarından sarkan saçlarını örtmeleri farz değildir diyen âlimler de vardır

16-
Dört mezhepten birine uymak vaciptir. Bu konuda icmâ hasıl oldu. Dördü birleştirilip bir mezhep haline getirilemez. (Tahrir, Mugîs-ül-Hak fî İhtiyârî Ehak)

Dört mezhepten birine uymayan, bid’at ehli olup Cehenneme gider. (Tahtavi)

Modernist İslamcılık ve fıkıh

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:09

Emekli bir hoca, Müslümanları, modernist İslamcı ve fıkhi geleneğe bağlı Müslüman, kısaca selefci-mezhepçi olmak üzere ikiye ayırıyor. Kendisi modernist İslamcı imiş. Modernist İslamcılar, Kitap ve Sünneti esas alırlarmış, ötekiler ise, fıkhi mezhepleri esas alırmış.

Bu ne cahillik?!. Dört fıkhi mezhepten hangisi Kitap ve Sünneti esas almaz ve hangisi Kitaba ve Sünnete aykırıdır? Bu İslamcılar, dört mezhepten farklı olarak ne yapmışlar da kendilerine modernist diyorlar? Namazın, orucun veya diğer ibadetlerin yeni, modern bir şekli mi olur, çağa göre ibadet değişir mi? Değişmezse, kendilerine modernist yaftasını niye takarlar ki?

Müslüman isminden daha güzel ne var da, başka bir isim uyduruyorlar. Kimi de İslamcı yerine dinci diyor. Dinimiz salih, mücahid, dindar, mütteki gibi kelimeleri bildirmişken, İslamcı demek bid’attir.

Hiçbir İslam âlimi İslamcılıktan bahsetmemiştir. Türkçe’de genelde cı, cu ekleri isim ve sıfat üreten bir ektir. İsim olarak, sütçü, balıkçı, şarkıcı gibi o işin ticaretini yapan kimseye denir. Sıfat olarak pilavcı, esrarcı, yıkıcı gibi kelimeler, o şeyi yiyene ve o işten zevk alana denir. İslamcı, dinci de bana bunlar gibi geliyor. İslam’ı ve dini yiyip bitirmekle zevk alan veya onun ticaretini yapan kimse gibidir. Bunun için de hiç kimse dinci veya İslamcı olmamalı, sadece Müslüman olmalı.

Selefci-mezhepçi demek de çok yanlıştır. Mezhepçilik de mezhep yiyip içen, mezhep ticareti yapan gibi bir şey. Selefci de öyle. Ne o, selef mi alıp satıyorsun sayın emekli demezler mi adama? Dört mezhebin kurucuları selef âlimleri değil mi? Bir mezhebe uyan kimse, selef âlimlerini kabul etmez mi? Selefe uyan selef âlimi olan mezhep imamlarını kabul etmiyor mu yoksa?

Ehl-i sünnet için, (İlahiyat fakülteleri dışında, fıkıh imamlarının kültürleri ışığında anlamayı kendilerine gaye edinmiş kimseler) diyor. Fıkıh imamlarının kültürleri ilahiyat fakültelerinin dışında mı oluyor? Yoksa ilahiyat fakülteleri, fıkıh imamlarını kabul etmiyor mu? Her ikisi de değilse, nedir bu emeklinin sıkıntısı? Mezhepsizleri savunma hırsı, emekliyi böyle ne dediğini bilmez hâle getirmiş.

İmam-ı a’zam hakkındaki âlimlerin sözlerini alaya almış, imam-ı a’zamın mükrehin [ölümle tehdit edilenin] talakının geçerli olmasını kabul edemiyor. (Hanefi’ye göre boş olur, üç mezhebe göre boş olmaz. Hanefi olan ne yapacak?) diyor. Mezhebin hükmü ne ise onu uygular. Mezhepsiz emekli, bir mezhebe uymayı taassup olarak görüyor ve bin yıldan beri bir mezhebe bağlanan Müslümanlara, (Bin yıl önceki mezheplere hayran olanlar) diyerek alay ediyor ve hakaretler savuruyor. (Utanmadıktan sonra istediğini yap) hadis-i şerifine uygun hareketler sergiliyor. Mason Efgani, çömezi mason Abduh ve diğer mezhepsiz bid’at ehli kimselere övgüler yağdırıyor.

İyi bilinmeli ki, İslami ilimler, nakli ve akli ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Nakli ilimler, yani din bilgileri zamanla değişmez, kıyamete kadar hep aynıdır. Zamanla değişen, âdetler ve fen bilgileridir. Nakli ilimlerin saf, berrak, bid’atsiz şekli geridedir. Akli ilimlerin ise en gelişmiş şekli ileridedir. Zamanla gelişirler. Nakli ilimleri yani din bilgilerini fen bilgileri ile karıştırmak, cahillik değilse, nedir?

Sen övgüler düzdüğün mason Efganilerin yolundan git, biz de bin yıl önceki imam-ı a’zamların yolundan gidelim. Senin yolun sana, bizim yolumuz bize.

Dinimizi bozmaya çalışanlar

Mezhep ve mezhepsizlik - Cts, 08/22/2009 - 15:02

Türkiye’ye ilk defa mezhepsizlik ve Vehhabiliği sokmaya çalışanlardan biri olan 1940’lı yıllarda vefat eden bir hoca diyor ki:
(Kur’an ile hadisler sayılıdır. Olaylar ise sonsuzdur denilerek, kıyas ile birçok şey ilave edilmiştir. Kıyas ve ictihad yoktur) diyerek, Ehl-i sünnet âlimlerine iftira ediyor. Kıyas ve ictihad, dine bir şey eklemek değil, Kur’an ve hadisin, derin örtülü manalarını meydana çıkarmaktır. Eshab-ı kiram da kıyas yapmıştır. İcmanın da âyetle emredildiği Beydavi tefsirinde yazılıdır.

(Dinde, her şey söylenmiştir. Ancak Kitap ile Sünnetin bildirmediği her şey mubahtır) diyerek tenakuzlu konuşuyor.

(Kıyas ile, din arttırılıyor, mubahlar haram ediliyor) diyerek dinin bir hükmü olan kıyasa saldırıyor. Bilmiyor ki, zaruri olarak ve icma ile bilinen inanılacak şeylerde, itikad meselelerinde kıyas yoktur. Kitap ve sünnette açık bildirilen işlerde de kıyas olmaz.

(Eshabın, Kitap ve Sünnete uymayan sözleri alınmaz) diyerek, onları, Kitap ve Sünnete uymayan şey söyleyecek sanıyor. Kitabı ve Sünneti, toplayan Eshab-ı kiramdır. İslam âlimleri buyuruyor ki: (Resulullahın Peygamber olduğunu ispat edecek hiçbir şahidi bulunmasaydı, yalnız Eshabını görmek, Peygamber olduğunu bildirmeye yetişirdi. Çünkü, onların herbiri, [Resulullahın mucizesi sayesinde] her ilimde, birer derya idi.) [Mucizeye inanmayan bunu imkansız zanneder.]

(Müctehidlerin, Kitap ve Sünnete aykırı ictihadlarına uyulmaz) diyerek, Kitap ve Sünnete aykırı ictihad var sanıyor. (Mezhep imamına uymak, onu Peygamber menziline çıkarmak olur. Bu ise küfürdür) diyerek bir mezhebe uyan Müslümanları kâfirlikle suçluyor. Halbuki, Redd-i vehhabi ve Hadika’da diyor ki: (Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Çünkü, Eshabın ve tâbiinin mezheplerini tam olarak bilmiyoruz, bilseydik, onlara da uymamız caiz olurdu. Çünkü, hepsi doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve yaygın olduğu için, her Müslümanın bunlardan birine uyması gerekir.)

(İctihadlar düşünce ve görüştür. Eldeki kitaplar, mezhep kitaplarıdır) diyerek Kitap ve Sünnetten, mezhep imamlarının değil, kendi anladığını din sanıyor. Ömer Rıza Doğrul da, bu kitaba yazdığı önsözde, yazarı övüp, (Çağın ihtiyaçlarını, kıyas yolu ile dinden değil, medeniyetin terakkilerinden beklemek gerekir. Kıyas; Kitap ve Sünnet ile alakası olmayan, fakat her şeyi dine dayamak isteyen müctehidlerin icadıdır) diyerek, kendisinin de, ehl-i sünnet olmadığını, dini ve ictihadı da bilmediğini açıklıyor.

Hicri 400 yılından sonra kıyas yapacak âlim yetişmedi. (Redd-ül-muhtar)

Dört mezhepten sonra, hiçbir âlim, mutlak müctehid olduğunu söylemedi. Mezhepte müctehidler yetişti. Kıyamete kadar, lazım olacak bütün hükümleri, dört imam kitaplara yazmıştır. Şimdi, hiç kimse, Kitap ve Sünnetten, dört mezhebin birinde bulunmayan yeni bir hüküm çıkaramaz. (Mizan-ül-kübra)

Bugün 4 mezhepten birine uymak vaciptir. Uymayan Ehl-i sünnet olamaz. (Tahtavi)

Bugün teknik ilerledi diyerek dinde reform düşünmek hainliktir. Allahü teâlâ, Kur’anda, (İslamiyet’i kâmil olarak gönderdim, Resulümün emrine uyun, yasak ettiklerinden sakının) buyurmasına rağmen, Resulüne “postacı, hadislerine ihtiyaç yok” demek din düşmanlığı değil midir?

Sual:
İctihad kapısının kapandığı ve dört mezhepten başka bir mezhep kurulamayacağı söyleniyor. İctihad kapısı niye kapanıyor ki?
CEVAP
Hicri 4. asırdan sonra, mutlak müctehid yetişmediği için, ictihad yapılmamış ve ictihad kapısı kendiliğinden kapanmıştır. Dört mezhepten başka, bir mezhebe ihtiyaç da, kalmadığı gibi, hicri dördüncü asırdan sonra, müctehide de, ihtiyaç kalmadı. Çünkü, Allahü teala ve Onun Resulü Muhammed aleyhisselam, kıyamete kadar hayat şekillerinde ve fende yapılacak değişikliklerin, yeniliklerin hepsini kapsayan hükümleri bildirdiler. Müctehitler de, bunların hepsini anlayıp, açıkladılar. Sonra gelen âlimler de, bu hükümlerin, yeni olaylara, nasıl uygulanacağını, tefsir ve fıkıh kitaplarında bildirirler. Kıyamete yakın, İsa aleyhisselam, gökten inecek ve Hazret-i Mehdi çıkacak, ictihad yapacaklardır. (S. Ebediyye)

İçeriği paylaş